Tadını çıkar dedi. Ama ben bu yoğunlukta tadını alamıyorum ki birçok şeyin, diyemedim tabii. Bazen söylemek istediğim çok şey oluyor, ama içimdeki "Diyemedim ya la" Ahmet Kural peydah oluyor bir yerlerden. Bazen bazı şeyleri söyleyemeyiz. Beni bu kadar zorlama istersen, yan gelip yatmıyorum diyemiyor insan; ya da evet bu zorluğun üstesinden gelmiş olabilirim ama gelene kadar hayat bana da toz pembe değildi diyemiyor. Kibarca derdimi anlatıyorum. O kadar.
Oysa, "gelmiyorum, sömestrda Antalya'dayım" diyebilirdim. Diyemedim, çünkü üzerime aldığım bu sorumluluğun hakkıyla yerine getirilmesi gerekiyor. Öte yandan iki haftalık tatili ailemden ve arkadaşlarımdan ayrı geçirmek ve de birinin nişanına katılamamak hiç de işime gelmedi. Babam bunu iş gibi görme, tatil de yapacaksın, o kadar da yorulmazsın canım dese de ben biliyordum orada olacakları, işime de gelmedi, yalan değil ve annem "Sen de bir cansın" diyerek bana ne kadar acıdığını (:p) bir kere daha vurgulayınca bu kadar da kendime yüklenmemeliyim diyerek kendimi ikna ettim.
Bazı insanlar konuşmadan duramıyor. Onlardan biriyim. Biriyle konuşmak değil kastım, kendi kendimle de konuşuyorum çok. Blogda, twitterda. Bu tip sanal sosyalleşmenin (!) amacını hep düşünür, kendimi hep sorgularım. Bazıları konuşmadan duramıyor. Bazı insanların içinden cümleler fışkırıyor, konuşma baloncukları pat pat patlıyor beyninde. Sosyalleşme değil, bir şeyler gösterme de değil (gizlilik esas bir anlamda) ama konuşup paylaşıp duruyoruz. Blogu açtığım günden itibaren kendimle bunu tartışıp durdum. Geldiğim nokta: Konuşmadan duramıyorum. Bloggerları takip edip okumadan, yeni bloglar keşfetmeden duramıyorum. Bugün oje konusunda usta bir blogger keşfettim ya da denk geldi diyelim :p böyle basit bir şeyleri çok detaylı anlatan, fotoğraf çeken bloggerları seviyorum. Bunca sebat etmelerini hayranlıkla izliyorum diyelim. Özenti oldum ben de ojeli fotoğraf çektim ama bana eşlik eden elma çayım var, metabolizmamı hızlandıracağını umduğum. Ayrıca küçük tırnaklarım var benim, isterdim ki lale şeklinde olsun.
Okuldan çıktığımda kendimi kanepeye atmak için can atsam da yorucu günden biraz uzaklaşmak için kendime nefes aldırıyorum şekildeki gibi.
Televizyonda bir film var şimdi: Beni Unutma. Modern zaman aşkları. Sevmiyorum böyle klişe filmleri. Çünkü gerçek hayatta asla o filmlerdeki gibi olmuyor. Örneğin aldığımız kararların doğru olduğunu filmlerdeki gibi birkaç ay içinde değil, yıllar yıllar sonra anlıyoruz. Ya da başımıza gelen kötü sandığımız şeylerin aslında olması gereken olduğunu anlamamız için dökülmesi gereken tüm gözyaşlarını döküyoruz. Bu esnada yanımızda sürpriz insanlar olmuyor. Genelde yalnız oluyoruz ve bizi hiç kimsenin anlamadığını düşünüyoruz. Sonra işler yoluna gidiyor ama olabildiğince yavaş, olabildiğince normal ve sürprizsiz. Tabii ki her şey düzeliyor. Çok şükür yaşıyoruz, çok şükür yazıyoruz demiş ya Oğuz Atay; işte öyle... Önümüz sonumuz şükür oluyor. Yine mutlu oluyoruz, bir elma çayının tarçın kokusuyla hafifliyoruz, güzel bir hafta sonu geçirip dakikalarca kahkaha atabiliyoruz, içimizden gelerek üstelik, yine seviniyoruz istediğimiz kıyafetleri bulunca, yine çok mutlu oluyoruz birkaç basit ama sevimli satıra, yine umutlanıyoruz içinde güzel müzikler olan filmlerde... Ama birçok şey işte o filmlerdeki gibi ışık hızıyla olmuyor, filmlerdekine asla benzemiyor. Bu yüzden klişe. Bu yüzden samimiyetsiz.
Ve film akar gider.
Ve ben elbette bilgisayarla boğuşmaya başlıyorum.Bir grafiker tanıdığım olsaydı, bana gönüllü yardım edebilseydi, nazım geçseydi ona, benimle uğraşabilecek sabırda ve sevgide biri olsaydı şu anda bunu çok isterdim.
Bana kolay gelsin. Yarın yine şekildeki gibi kısa bir molaya kadar esen kalın, sevgiyle kalın sayın okuyucu.
*Bakalım bu filmin sonu ne olacak? Evet, nedense antisempati duydum. Mutsuz bitsin. Bana ne.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder