Cuma, Haziran 23, 2017

Eskimek Üzerine (Eski yazılar)

                                                                                                                “Gözyaşlarımızı bitti mi sandın?”

Uzaktaki her şeyi düşlerken buldum kendimi, minik dalgalar köpürtürken denizi. Her şey alabildiğine uzak… Ve ben o uzaktakilere ulaşmak için çaba harcayacak güçte değilim. Ne yüzebilirim ne de koşabilirim. Ne koşmak istiyorum ne de yüzmek! Bu bıkkınlığın bir adı yok. Bıkkınlık da günü gelince eskiyebilir. Evrende eskiyebilecek ne varsa, ne kaybediyorsa değerini gün geçtikçe –ve daha da kaybedecekse-, işte onlar gibi bu bıkkınlık da eskiyecek. Yerini yepyeni bir kavrama bırakacak.  Bir süre de onunla ilgileneceğim,  sonra onu da eskiteceğim…
Ve aslında yeni öğreniyorum “eski”nin ne demek olduğunu… Hayır, öğrenmiyorum… Tanışıyorum, yüzleşmek zorunda kalıyorum. Gerçeklerin en gerçeğinden biriymiş, keşfediyorum. (Yoksa keşfetmek zorunda mı kalıyorum?) “Eskimek” sözcüğü bile öyle yakıyor ki canımı… Günü gelince bu acıya nasıl katlanacağımın hesabını yaparken buluyorum zihnimi. Ruhumu fazla örselemeden “eskimeyi” nasıl atlatabilirim diye planlar yapıyorum kendimce. Ufacık ve de “sterilize” dünyamda…

Dalgalar hırçınlaşıyor ve güneş terk etmeye hazırlanıyor benim gökyüzümü… Oysa ben bugünün eskimesini de istememiştim. “Bir zamanlar” diye başlayan cümleler kurmak istemediğimi fark ediyorum. Biliyorum, eskittiklerimi –eskitmek zorunda olduklarımı- bir gün sadece küçük bir tebessümle hatırlayacağım. Ve ertesi gün unutacağım, unutmak zorunda kalacağım. Oyalayacağım kendimi hatırlamamak için. “Ruhumu yaralamaktansa zihnimi oyalarım, kandırırım kimi zaman.” diyeceğim ve başaracağım.

Ve bir gün rolleri değiştireceğiz. Ben “o” olacağım. O “ben” olduğu günleri anımsayacak. Gün geçtikçe daha çok anımsayacak. Bense rolüme uygun davranmak için çırpınacağım, eskimeye, eskitmeye ve kendimi kandırmaya devam ederek. O rolü başarıyla sona erdirdikten sonra bir başka seviyeye atlayacağım.

Sen de!
Bugün eleştirdiğin “düzen”i sen devam ettireceksin, ne eksik ne de fazla… En çok kendini ve etrafındakileri gözeteceksin, giderek umursamaz olup dünya nimetleriyle avunacaksın. Tıpkı şu anda benim yaptığım gibi muhteşem bir manzaranın tadını çıkaracaksın ya da bambaşka bir zevkin peşinde olacaksın. Yüreğin mutlu, yüzün gayet güleç olacak. Günlerin ne denli hızlı akıp gittiğini düşüneceksin. Senin de yüreğin burkulacak mı arada sırada arkana bakınca? Eskittiğine ve maalesef eskidiğine üzülür müsün?

Uzaktaki her şeyi düşlüyorum. Ulaşabileceklerimi, ulaşamayacaklarımı… Ulaşmak için zerre kadar hevesim yok, öylesine kaptırmışım ki kendimi “tatlı” telaşa, yorgun düşüp dinlenme ihtiyacı hissettiğim şu anlarda zihnimden geçenleri bir toparlayıp bir bırakıyorum. Yolun yarısına kadar sürükledikten sonra oracıkta bırakıveriyorum. Nasılsa eskiyecek!


Eskitmek ve maalesef eskimek inanılmaz zoruma gidiyor. Çareler arıyorum daha eskimeden. Ve henüz eskimemişken canımı yakıyor düşüncesi bile. Kalbim sıkışıyor, ruhum daralıyor. Çeşitli sebeplerle terk ettiriyorum düşüncelerime olay mahallini. Baksana güneş ne güzel batıyor! Ne tatlı bir kızıllık kaldı denizin üstünde… Ya bu koku…

                                                                                                                                              18/08/2008

Hayal Gücü Kuvvetli Olanlara (Eski Yazılar)



Üniversitede öğrenciyken arkadaşlarımızla çıkardığımız fanzinde yayınlanan yazılarımdan... Kaybolmasın, burada dursun istedim...

                                                                                                                                         06.04.2008
Bakarken görmeyi, görürken anlamlandırmayı isterken tek başınaydım ben.
İçselliğimi tek başınalığa dönüştürmenin farklı bir istem dışılığı olmalıydı. O ufak fark ise, mutluluktu!
Tek başıma düşünürken, yaşarken, koşuştururken ve hatta konuşurken huzurluydu ruhum. Birilerinin yanımda olması ya da olmaması etkisiz elemana benziyordu yaşam boyutunda.
“Ya da ben öyle sanıyordum…”
Susmayı öğrenmiştim birilerinden, bir şeylerden. Kolay gibi görünür çoğu zaman; ancak konuşmanın daha kolay olduğunu keşfetmek isteyenler için susmayı denemek bedava! Keyfine kurulmuştum somut sessizliğimin, oysa beynimde yankılanan, ortamını bulduğumda dışarı akıtmayı ve hatta paylaşmayı da unutmadığım seslerden habersizdin sen. Sonra seslerim büyüdü biliyor musun?
O kadar büyüdüler ki artık onlardan kurtulmam gerektiğine kanaat getirdi, dikkatlice dinleyenler beni… Haklı olsalar bile empati yeteneklerinin az gelişmiş olmasına verdim bu davranışlarını. Öyle ya sebep olmadan sonuç olmazdı!
Sebeplerin önemi göreceliydi; ancak hüküm vermeden önce doğru yere bakmak da bir o kadar önemli olmalıydı.  Doğru yere bakıp bakamadığın ilgi alanıma girmese de aslında, bakıp da göremediklerini hayal etmen zordu. Hayal etmen gereken başka mevzuların varlığını ise bir engel olarak görmüyorum…

Bir şeyler susmayı öğretmiş olmalıydı. Öyle ya öğrenmenin de sınırı yoktu!

“Gördüğü her şeyi dile getirme aşaması sancılıydı. Çünkü hep farklı açılara maruz bırakırdı görüş alanını.”

Çelişkisiz bir yaşamın keyfini süremezken konuşmadı hiç. Beceriksizliğine kanaat getirildi insafsızca, kalacak kadar onursuz değildi.

Bir dönem olarak kabul et bunu, iz bırakması gereken…


Çarşamba, Haziran 07, 2017

Aşka Güzelleme

Geçmişe neden özlem duyarız sorusunun cevabını arıyorum. Aklıma gelen tek cevap geçmiş günlerin güzelliği.... Her şeyin tadına vardigim çocukluğum, kendimi kitaplara ve okumaya vermiş ergenliğim, artik değişme zamanı diyen ve hayallerimi tek tek gerceklestirdigim üniversite yillarim...
Sonra ne zaman bahar da ve özellikle mayısta burnuma envai çeşit cicek kokusu gelse bir kus uçar kalbimden, bin şükür geçer ruhumdan ve sanki biraz da direği sizlar burnumun geçmiş baharların anısına...
Ve yıllar da geçse üzerinden balkonun serin gölgeliginde okuduğum kitapların yerini alamayacak hicbir şey. Umutla, aşkla... Çok sansliydim; aşkın sadece karşı cinse duyulan bir his olmadığını çok erken yaşta öğrenmiştim. Güzel bir yaz günü rüzgarın getirdiği, perdeyi havalandirdigi çiçek kokularında "Yaşamak güzel şey dogrusu" şiirini aklımdan geçirirken kalp atışlarımin hızlanması anlatmıştı aşkı... Ask iste bunun gibi huzurlu bir şeydi, biliyordum. Anne ve babaya sıkıca sarılıp koklamak gibi... Candan öte kardeşle bir küsüp barışmak  ve bir bakismayla gulusmek gibi... Biliyordum ben aşkı...
Ve nerede olsa tanıyacaktım, tıpkı onu ilk gördüğümde anladığım gibi. Daha nice aşkları birlikte yaşayacağımızı ta o zamandan gormusum gibi...
Benim uğurumdur bazı laflar, o çok güzel okuyan ve yazan adamların aşkla sarf ettiği...
"Bu bahar hazır akilsiz bir yesermenin şahane hasadına"