Çarşamba, Aralık 26, 2012

Hu huu!!

Coşkulu olduğum başlıktan belli oluyor değil mi?
Bence evet. Nedeni belli. Yarın Ankara'da olmak ve hatta 10 gün kadar kalmak. Bazı insanları yürekten çağırdığına inanır mısın? Ya da ne bileyim bir şeyi çok düşünürsün ve onu çağırırsın. Ben bunu bazen deneyimledim. O yüzden lütfen güzel şeyler düşünelim. İstediklerimizi düşünelim. Kısmetse olsun. 
Kendime yılbaşı hediyesi almakta hiç zorlanmıyorum inan. Küpe dediğin zaman benim için hediye olayı bitmiştir. Ve aşağıdaki gibi sevimli şeyleri de almakta bir sakınca görmedim, kendime yeni yıl hediyesi 5 çift küpe aldım. Bir süre küpe almamaya karar verdim.

Ve geçen yıldan beri bir türlü cesaret edemediğim alıp bir kenara koyduğum siyah ojeyi geçen hafta ilk kez sürdüm!  Moda insana neler yaptırıyor diyeceğim ama çok da sevdim, mümkünse zımbalı kıyafet, siyah oje ve kurukafa modası birkaç yıl daha geçmesin. Çünkü kurukafalı yüzüğümü ve siyah ojelerimi sevmekle beraber bu yıl çok severek bir sürü zımbalı giysi aldım. Bir ara "zımbalılarım" serisini gururla sergilerim, çünkü çok sevdim. Evet, bu gönderinin anahtar kelimesi "sevmek".

Yüzüğüm kafam kadar olabilir ama ben onu sevdiysem problem yok.


Annem bulgur pilavı yaptım dediğimde şok geçirdikten sonra "Evde olsa yemezdin" diye de sitem ediyor. Hepsi doğru, ancak bazen pilava ihtiyaç oluyor, pirinç pilavındansa bulgur daha sağlıklı deyip yapıyorum, ama sebzeli olması şart. Şart olmasa da şart. En azından mevsimiyse domatesli. 


Perşembe, Aralık 20, 2012

Sakıncalı

Biz aile yapısı çarpık bir toplum muyuz?
Çok acayip şeyler yaşanıyor. Bunların çoğu da bizim öğrencilerin başına geliyor ne hikmetse.Yaşam kalitesi diye bir olay buralara uğramamışsa başka yerleri düşünemiyorum.
Şanslı doğanlardanız, çok şükür.
Bir de kulağınıza/kulağıma küpe olsun.Çocuğunuzu, çoluğunuzu, kardeşinizi, komşu çocuğunu erkek ya da kızların ayrı okutulduğu, bir cinsin çok daha baskın olduğu okullara göndermeyin. Karma okullara gönderin ki karşı cinsi görme/tanıma şansı olsun. Bir kadının/erkeğin yanında nasıl konuşulacağını, nasıl oturulacağını öğrensin. Sonra karşısına çıkan ilk kadına/erkeğe aşık olduğunu düşünmesin. Karşı cinsten biri ona hafiften gülümseyince kendisine aşık olunmuş sanmasın. Bırakın birkaç tane karşı cinsten arkadaş edinsin, kızlarla/erkeklerle konuşurken yüzü kızarmasın sonra... Bunun acısını ilerde başkalarından çıkarmasın, hatalar yapmasın... Çoğunlukta bir cinsin olduğu durumlar düşündüğünüz gibi ahlaklı ve namuslu bireyler yetiştirmenizi sağlamıyor. Ahlak da namus da aileden öğrenilir, karma okula gelince kızların namusu kaçmaz. Etekle, üstle, başla ahlakın ya da namusun boyunu ölçemeyeceğimizi öğrenemedik, öğrenemiyoruz. Israrla ters yönde koşuyoruz.

Bunlar niye mi?
Hem kız meslek liselerinin, hem de karma lisenin dersine giriyorum. Bazı anne-babalar çocuklarını bozuk para gibi harcıyorlar.

Çarşamba, Aralık 12, 2012

12.12.12

Bir yılı daha deviriyoruz. Ne klasik bir cümle deme, çünkü bu yıl benim için hakikaten yuvarlanarak devrilerek geçti gitti. Hızlı bir başlangıç yaptığım gibi şimdi de hızla bitiriyorum. Hızla bitirmek istiyorum, çünkü aralık ayının sonunda Ankara'da olacağımı bilmek sürekli gün saymama neden oluyor. Hemen gelsin işte 27 Aralık, hemen!
Bugün evden çıkarken sabahın kör saatinde, gözüm lacivert çizgili pantolonuma, topuklu kısa botuma takıldı. Nasıl bu kadar hızlı değişmişti her şey?  Kıyafetim, duruşum... Ben nasıl bu kadar hızlı bir şekilde 1+1 ufacık bir eve, "evim" diyebilmiştim? Geçen yıl söyleseler çok da inanmazdım. Tabii bunlar güzel değişiklikler, böyle pat diye olup biten şeyleri seviyorum. Pat diye olup biten güzel şeyleri... Olacaksa değişik bir şeyler, bu güzellikte olsun, aniden.
12.12.12 gibi arka arkaya gelen sayılardan oluşan tarihler benim için pek bir şey ifade etmiyor. Sayılara ya da başka şeylere anlam yüklemek pek bana göre değil ama bazen bunu yapmak istiyor insan. Peki fırsat veriyorlar mı? Hayır.
İki gündür çevremde negatif enerji var. Çünkü çevremde çok negatif bir insan varmış da benim haberim yokmuş. Bazı öğrencilerin deyimiyle cool takılıyormuşum, öğretmenlerin bazılarının da öyle düşündüğüne eminim. İşte o "cool" durduklarımdan birini birkaç gündür yakından tanımak zorunda kaldım. İçime fenalıklar geldi, inanamazsın. Bir insanın ağzından hiç mi güzel bir söz çıkmaz? Olumlu, sıcak, sevecen...
-Arabanız da güzelmiş hocam, otomatik mi?
- Yok yaa, nerde o para?
Dediği andan itibaren cool duruşumu korumaya karar verdim. Arabasının güzel bulmama cevap vermeyi tercih etmemesi biraz ele veriyor kişiliğini görüldüğü gibi.
Hakikaten rahatsız oldum. Çünkü insanlarda en itici bulduğum şeylerden biri negatif tavırlar, söylenmeler, mızırdanmalar, yakınmalar ve şikayetler... Çevremde böyle biri olduğundan uzaklaşıyorum elimde olmadan. Bana hayatı zorlaştıran insan lazım değil, ne yalan söyleyeyim. Olumlu bakmaya çalışan da yaşıyor, böyle negatif oklarını insanların üzerine salan da yaşıyor. Sen gerçekçi olduğunu mu düşünüyorsun?
Daha bitmedi.
Genel olarak öğretmenlerin kendilerini geliştirmeye ve öğrenmeye açık olmadıkları görüşü yaygındır. Açıkçası bir öğretmen olarak bu görüşe katılmayı istemezdim, ama gözlerimle şahit oldum. Gencecik öğretmenler çok da zor olmayan bir bilgisayar programını öğrenmemek için kırk takla attılar. O çok rahatsız oldukları, kızdıkları öğrenciler gibi davranmaktan hiç çekinmediler. Kendilerine sahip çıkılmadığından şikayetçi olanlar neden sahip çıkılmadığını bir kez daha ortaya koydular.
Çevremiz bizi etkiliyor mutlaka. Buna şüphe yok. Ama kendini tanıyabilmiş, iç sesiyle bütünleşebilmiş bir insan biraz kendini çekmeli ortamdan diyorum. İnsan o zaman önce kendini tanımalı. İç sesine kulak vermeli. Dengesini yakalayabilmeli.
Öğretmen gibi öğüt vermek istemezdim.
Benim bozulan dengem kendime hediye ettiği tatlı yılbaşı hediyeleri, moonlight sonata, biraz sessizlik, biraz kitap-dergi ve bir kase komposto ile kendini buluyor... Dünyayı ben kurtaramam, ama kendimi çekip çıkarabilirim.


Bu ev, iyice ev oldu farkında mısın?

Pazartesi, Aralık 10, 2012

Bu Pazar Kayıtlara Geçmeli

Neden mi?
Aylar sonra (abartıyor muyum? Hayır!) pazar gibi bir pazar günü geçirdim. Yolculuksuz, ödevsiz, gayet yavaş... Gerçi yapacak ıvır zıvır işler olsa da pazar günümü asla onlara harcamadım. Ivır zıvır işlerin canı cehenneme dediğim gibi önce gittim, kendime iki beden büyük aldığım hırkayı değiştirdim. Bazen böyle şeyler yapıyorum ben ya...
Aslında her şey cuma günü başlamıştı. Antep'te kebapçıya gidip salata yeme trendini yeni başlattık. Ancak güzel olan bir şey var ki tavuklu salatanın tavukları mangalda pişmişti bir keresinde, hem kebap yedik hem salata. Efendim böyle de bozmuyoruz sağlıklı beslenme anlayışımızı, çünkü bu hafta babam gelince kebapları beraber lüpleteceğiz, ondan yani.

Ertesi gün hummalı bir hazırlık içindeydim, çünkü akşama misafirlerim vardı, yemeğe. Ve ayrıca alışverişe de çıkmamız gerekiyordu. Alışveriş de zorunluluk oldu hayatımızda...
Bunlar da benim ilk yeni yıl hediyelerim oldu, biliyorum çok ciciler.

Ve ayrıca yeni yıl hediyesi deyince aşağıdaki küpelerin yeri ayrı, yıllar önce Dilek almıştı bana.

Ve tabii tatlı pazar...
Biraz pazartesi sendromu içerikli olsa da aşağıdaki gibi dergilerin birini alıp birini bırakmakla geçti. Evet, ben bir mecmuaseverim. Televizyon izlerken boş durmayı değil, elime bir dergi alıp göz atmayı severim.

Ve tabii ki İşler Güçler'in son bölümünü izlemeyi asla ihmal etmedim.

Perşembe, Aralık 06, 2012

İncir Reçeli

Bazen tek bir kelime edersiniz. Cümle bile değil, zavallı, basit bir sözcük. Sonra şunu fark eder karşıdaki "derin ama depderin" bir uykudaymış.. Rüya görüyormuş, pembe düşler.Buz gibi olur, içi donar, içinden onlarca donuk sözcük geçer ama bir türlü çıkamaz ağzından. Sanma ki konuşacak cümlesi yok, dondu hepsi dökülemiyor. Nereden çıktı şimdi bunlar, damdan düşer gibi? Karşımdaki filmden olsa gerek.
O filmin İncir Reçeli olduğunu sanma sakın!
Alakası bile yok.
Ben o filmi izlemedim, izlemem. Çaresizlik çünkü, çok acıtıyor. Acıyan insanları görmekten kaçıyorum, çünkü etkileniyorum.
Ve fakat bu incir başka incir!
Ne zamandır aklımda reçel yapmak, sabah kahvaltıda bir çatal da reçelden almak var. Ama bu mevsime uygun bir reçel bulamadım. En mantıklısı ayva ama onu da çok sevmem. Bugün Nurgül Hoca okula bir tabak kuru  incir reçeli getirince ve ben de çok beğenince yapmaya karar verdim. Uzun zamandır mutfakta bu kadar hevesli bir şeyler yapmıyordum. Evet, insanın kendi kendine yalnız kendisi için reçel yapması biraz değişik geliyor kulağa, ama amaç biraz da mutfakta zaman geçirmek, mis gibi incir kokusunu duymak ve bunun gibi bir şeyler...
İşte evimin ilk reçeli arz-ı endam eyliyor, ben de sevgiyle bakıyorum kendisine. İnsan reçele sevgiyle bakar mı ya?
Yarım kilo kuru incir, 3 su bardağı su, bir çay bardağı esmer şeker, limon. Şekere hiç gerek yokmuş aslında, bir daha yaparsam şekersiz olacak nokta net.

Salı, Aralık 04, 2012

sagliklibesleniyorum.org

Tabii ki amaç sağlıklı beslenme, bunun yanında kendiliğinden giden fazla kilolar da mutluluk sebebi. Okulda derslerim ikindi ile öğle arası bir vakitte bitince ve eve gelince de önce dinlenme faslı yaptığımdan akşam yemeği saatim çok da akşam olmayan bir vakte denk geliyor. O saatten sonra en erken 9buçuk 10 gibi acıktığım ve bu açlığı da geçiştirdiğim düşünülürse (ne kadar uzun cümleler kuruyorum ya:( ) yemek düzenim ilginç bir hal aldı. Sabahın 5buçuğunda uyanıp domatesli, çaylı, salatalıklı, peynirli, kepekli ekmekli kahvaltı yapmam biraz tuhaf geliyor kulağa ama alışkanlık haline getirdim. Şimdi 5 dakikada da olsa düzgün bir kahvaltı yapmadan çıkmıyorum. Çünkü beni okulda bekleyen bir canavar ekibi var. Ayakta dimdik durmazsan, yorulursan, hastalanırsan hepsini fark ediyorlar, enerjik olduğun, mutlu olduğun, keyifli davrandığın zamanları fark ettikleri gibi... Aşağıda kahvaltımdan bir kare var, biraz ilginç ama olsun.



Okulda da sağlıklı beslenme, abur cuburdan kaçınma furyası bayan öğretmenler arasında aldı başını gidiyor. Çikolata, kek, bisküvi yok, hepimizin aşağıdaki gibi bir kabı var, içinde ise kuru üzüm, badem, beyaz leblebi, kuru kayısı...



Dışarıda yemek yediğim günlerin sayısını 1'e indirebilmiş olmam da büyük başarı. Çünkü Antep'teyseniz dışarıda yediğiniz lezzetli yemekler size yağ olarak geri dönüyor, net!

Uzun zamandır kitap okuyamamanın hüznü vardı bir köşemde, biraz rahatlayınca hemen Barış Bıçakçı'nın okumadığım bir kitabına sarıldım. Boş derslerimde güzel bir pencere açıyorum ruhuma, bu BB'nin mucizesidir.



Ve ilk kez yoğurt mayaladım, çok güzel oldu, devamı gelecek :)


Pazartesi, Kasım 19, 2012

İnsan Bazı Filmlerin Mutlu Bitmesini İstemez*

Tadını çıkar dedi. Ama ben bu yoğunlukta tadını alamıyorum ki birçok şeyin, diyemedim tabii. Bazen söylemek istediğim çok şey oluyor, ama içimdeki "Diyemedim ya la" Ahmet Kural peydah oluyor bir yerlerden. Bazen bazı şeyleri söyleyemeyiz. Beni bu kadar zorlama istersen, yan gelip yatmıyorum diyemiyor insan; ya da evet bu zorluğun üstesinden gelmiş olabilirim ama gelene kadar hayat bana da toz pembe değildi diyemiyor. Kibarca derdimi anlatıyorum. O kadar.
Oysa, "gelmiyorum, sömestrda Antalya'dayım" diyebilirdim. Diyemedim, çünkü üzerime aldığım bu sorumluluğun hakkıyla yerine getirilmesi gerekiyor. Öte yandan iki haftalık tatili ailemden ve arkadaşlarımdan ayrı geçirmek ve de birinin nişanına katılamamak hiç de işime gelmedi. Babam bunu iş gibi görme, tatil de yapacaksın, o kadar da yorulmazsın canım dese de ben biliyordum orada olacakları, işime de gelmedi, yalan değil ve annem "Sen de bir cansın" diyerek bana ne kadar acıdığını (:p) bir kere daha vurgulayınca bu kadar da kendime yüklenmemeliyim diyerek kendimi ikna ettim.
Bazı insanlar konuşmadan duramıyor. Onlardan biriyim. Biriyle konuşmak değil kastım, kendi kendimle de konuşuyorum çok. Blogda, twitterda. Bu tip sanal sosyalleşmenin (!) amacını hep düşünür, kendimi hep sorgularım. Bazıları konuşmadan duramıyor. Bazı insanların içinden cümleler fışkırıyor, konuşma baloncukları pat pat patlıyor beyninde. Sosyalleşme değil, bir şeyler gösterme de değil (gizlilik esas bir anlamda) ama konuşup paylaşıp duruyoruz. Blogu açtığım günden itibaren kendimle bunu tartışıp durdum. Geldiğim nokta: Konuşmadan duramıyorum. Bloggerları takip edip okumadan, yeni bloglar keşfetmeden duramıyorum. Bugün oje konusunda usta bir blogger keşfettim ya da denk geldi diyelim :p böyle basit bir şeyleri çok detaylı anlatan, fotoğraf çeken bloggerları seviyorum. Bunca sebat etmelerini hayranlıkla izliyorum diyelim. Özenti oldum ben de ojeli fotoğraf çektim ama bana eşlik eden elma çayım var, metabolizmamı hızlandıracağını umduğum. Ayrıca küçük tırnaklarım var benim, isterdim ki lale şeklinde olsun.



Okuldan çıktığımda kendimi kanepeye atmak için can atsam da yorucu günden biraz uzaklaşmak için kendime nefes aldırıyorum şekildeki gibi.


Televizyonda bir film var şimdi: Beni Unutma. Modern zaman aşkları. Sevmiyorum böyle klişe filmleri. Çünkü gerçek hayatta asla o filmlerdeki gibi olmuyor. Örneğin aldığımız kararların doğru olduğunu filmlerdeki gibi birkaç ay içinde değil, yıllar yıllar sonra anlıyoruz. Ya da başımıza gelen kötü sandığımız şeylerin aslında olması gereken olduğunu anlamamız için dökülmesi gereken tüm gözyaşlarını döküyoruz. Bu esnada yanımızda sürpriz insanlar olmuyor. Genelde yalnız oluyoruz ve bizi hiç kimsenin anlamadığını düşünüyoruz. Sonra işler yoluna gidiyor ama olabildiğince yavaş, olabildiğince normal ve sürprizsiz. Tabii ki her şey düzeliyor. Çok şükür yaşıyoruz, çok şükür yazıyoruz demiş ya Oğuz Atay; işte öyle... Önümüz sonumuz şükür oluyor. Yine mutlu oluyoruz, bir elma çayının tarçın kokusuyla hafifliyoruz, güzel bir hafta sonu geçirip dakikalarca kahkaha atabiliyoruz, içimizden gelerek üstelik, yine seviniyoruz istediğimiz kıyafetleri bulunca, yine çok mutlu oluyoruz birkaç basit ama sevimli satıra, yine umutlanıyoruz içinde güzel müzikler olan filmlerde... Ama birçok şey işte o filmlerdeki gibi ışık hızıyla olmuyor, filmlerdekine asla benzemiyor. Bu yüzden klişe. Bu yüzden samimiyetsiz.
Ve film akar gider.
Ve ben elbette bilgisayarla boğuşmaya başlıyorum.Bir grafiker tanıdığım  olsaydı, bana gönüllü yardım edebilseydi, nazım geçseydi ona, benimle uğraşabilecek sabırda ve sevgide biri olsaydı şu anda bunu çok isterdim.
Bana kolay gelsin. Yarın yine şekildeki gibi kısa bir molaya kadar esen kalın, sevgiyle kalın sayın okuyucu.


*Bakalım bu filmin sonu ne olacak? Evet, nedense antisempati duydum. Mutsuz bitsin. Bana ne.

Çarşamba, Kasım 07, 2012

Foto-Blog

Aşağıdaki gibi hissediyorum ama o yaşam tarzına henüz geçmedim. Geçmeyeceğim de kendimi biliyorum. Ama bayağı rahatladım, ferahladım, huzur doldum son günlerde. İşlerin yolunda gideceğine dair bir his var içimde, bu his her zaman uğramaz bana...
Ve bazı tırnaklara, ellere oje yakışır. Güzel  bir ele ne yakışmaz ki?


Geçenlerde bir arkadaşım aşağıdaki gibi bir şey yedi. Şu anda canım ondan istiyor.


Bana bundan getirirseniz şu anda geri çevirmem.

Çarşamba, Ekim 17, 2012

Ne ansızın yağmur, ne gökkuşağı

"İnsan her zaman erdemli davranamayabilir" diye bir cümle kurdum geçenlerde.Yalan değil. İnanarak söyledim. Çok ciddiydim. Ancak böyle olgun ve bilmiş cümleler kurmaktan artık sıkıldığımı çoktandır biliyorum. Çok gerek olmadıkça böyle laflar etmeyeceğimden adım gibi eminim.
Bugün öğrenci tanıma formlarını incelerken içimden yine böyle bir cümle geçti. Geçen yılki kadar kötü olmadım bu kez. Ama evet o bilindik taş yine çıktı geldi, kapıyı bile çalmadan geldi oturdu içimde bir yerlere. Erdem insanın içinde bir yerlerdeydi, herkes onun farkındaydı. Herkes onunla yakın bir ilişki içindeydi. Fakat düşülecek çok çelişki, alınacak çok ders, yapılacak onca hata vardı... Ben hiç sevmedim yapılan hataların kurbanı olmayı. İnsanların erdemli olmayı öğrenmesinin yolunun başka insanlar üzerinde hatalı davranışlar yaparak geçmesini içime sindiremedim, hiç hoşlanmadım o harcanmışlıktan. O içimizde bir yerlerdeydi, kişi kendi kendine çıkarmalıydı, kendi kendine öğrenmeliydi. Evet biraz zor olanı istiyorum, bundan vazgeçemiyorum. İşte o tanıma formlarını okurken yönü olmayan insanın erdemle falan işinin olamayacağını hissettim. Yolunu çizememiş ya da kendini kaybetmiş, çelişkilerin en boğumlu, en düğümlü  noktasındaki birine erdemden söz edemezsin. Ekmek bulamıyorsan pasta ye demekten ne farkı var bunun?
Yine de her durum için iyimserlik yapamayız.
Elmayla armutu karıştırmayalım.
Evet, biraz kafam karışmıştı ama topladım.
Böyle bir lükse ihtiyacım yok.
Bu aralar sürekli Ortaçgil modundayım.
Hayatımda ilk kez dinliyormuş gibi dinliyorum 50 kere dinlediğim şarkıları.
Tanıdık bir huzura ihtiyacı olur bazen insanın.
Yine de standart iyidir, fena değildir.


Sana bir KK duası edebilirim. Allah standardından ayırmasın!

Pazartesi, Ekim 08, 2012

Tez

Tez döneminde olmak;
Tüm işleri teze bağlamak, bundan tezinin nasıl etkileneceğine dair hesaplar yapmaktır.
Daimi yolcu olmaktır.
Hop orada hop burada olurken aslında nerede olduğunu kestirememekle birlikte -kendi adıma- nerede olmak istediğini çok iyi bilmektir.
Fazla yer değiştirmek ve koşturmaktan sinirlerin yıpranmasıdır, kendinden beklenmeyen hatalar yapmaktır.
Gerilen sinirleri yatıştırmak için kendine güzellikler yapmaktır.
Ailemin hayatımı kolaylaştırmak için ellerinden geleni yapmasıdır. Anladım ki daimi bir destekçi lazımmış tez dönemindeyken.
En kötüsü tez konusu dışında kitaplar okuyamamaktır.

Ama yine de keyif yapmaktan ve gezmekten geri kalmamaktır.

Pazartesi, Ekim 01, 2012

Oyunu Kuralına Göre Oynamak

Öğretmen: Mustafa çok hareketlisin bu aralar.
(Mustafa, o sessiz ve uyumlu çocuk, bir süredir kendini nerelere sığdıracağını bilemez bir halde hop orada hop buradadır.)
Öğrenci: Hocam kendime göre birtakım sıkıntılarım var, böyle aşmaya çalışıyorum işte.
Öğretmen: Hayırdır? (Aslında çok da merak etmemektedir ama öğrencinin böyle bir cevap vermesi "Bana nedenini sor!" manasına geldiği için sorar elbette.)
Öğrenci: Hocam 2,5 yıldır çıktığım bir kız var. Şimdi bu bana "Sınava çalışmamız lazım, biraz daha seyrek görüşelim" dedi. Sizce bu ne anlama gelir? Bir kız açısından baktığınızda.
Öğretmen: Kişiye bağlı olarak değişir tabii ama gerçekten konsantrasyonu bozuluyor olmaz mı? (Geçmişler olsun Mustafa!)
Öğrenci: Olabilir tabii hocam da benim korkum biraz da şu: O benim gibi işe yaramazın teki değil, Anadolu lisesinde okuyor, Üniversiteyi kazanır da ben kazanamazsam beni bırakır mı acaba?
Öğretmen: Bütün kızlar sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel statüye önem verir Mustafa.
(Korkunun ecele faydası yok Mustafa!)
Öğrenci: Hımm, öyle diyorsunuz yani :/
Öğretmen: Evet. Bence harekete geç.
(Otur biraz ders çalış, orda burda sürtme!)

Çarşamba, Eylül 26, 2012

İcat Çıkarmak

Bak mesela bu deyimin anlamını en iyi ben bilirim ve hatta bu işi en iyi ben yaparım. Hobilerim arasında boş zamanlarda kendi kendime yeni icatlar çıkarmak vardır. İcatlarım tükenmez, kafamdan sürekli bir işler geçer. Bu kez kalkıştığım iş o kadar basit değil ama başka birinin de sorumluluğu var, ben ona karşı sorumluyum o da bana. Kendimi geçtim, onun yüzünü kara çıkarmam umarım.


Umarım bu işin içinden sıyrılıp çıktığımda boşa giden zamanlarım olduğunu düşünmem. Zira şu sıra "boşa gitmiş" zamanlar var aklımda... Harcadığım günler mi onlar? Daha farklı mı olmalıydı kararlar? Belki de farklı olmamalıydı, belki tam da olması gerektiği gibi her şey...

Beni bu aralar en çok mutlu eden şey Seksenler. Ve tabii Nazlı'nın Ergun'un aşkına karşılık vermeye başlaması. Adam hak etti yahu!

Baksana adama, yanlışlıkla göz altına alındığında bile tek derdi Nazlıcan'ıyla arayı düzeltmişken tam, bu olay yüzünden ondan  uzaklaşmasıydı. İşte ben bu kadar basit ama temiz şeyleri seviyorum. Takip ettiğim tek dizi Seksenler'e bi alkış lütfen!

Salı, Eylül 25, 2012

Modern Arabesk

Okulumuza yeni atanan öğretmen hayretler içinde öğretmenler odasına geldi. Ben artık alışmış bir tavırla başımı salladım. İlk yaşadığımda bana da çok garip gelmişti.

Bizim öğrencilerin müzik zevkleri biraz değişik. Dinledikleri insanların isimlerini şu anda zikretmek istemiyorum. Arabeskin koyusuyla rap müziğin alayına isyanı arasında bir yerlerdeler. Lise öğrencisi dediğin rock dinler, pop dinler, olmadı Serdar, en kötü olasılıkla Demet dinler. Böyle alıştık biz, böyle gördük, böyle yaşadık. Arabesk müziğin de kendi içinde bir çizgisi var elbette ama acının da acısı bizim öğrencilerin dinledikleri oluyor. Dayanamayan öğretmenimiz çıkarken sınıftan "İçinizi çürütmeyin böyle, biraz da başka müzikler dinleyin" demiş.

Sonra bir düşündüm. Arabesk acının ve isyanın dibiyse bu işi modern enstrümanlar kullanarak en iyi yapan Model grubu. Yalan mı?
Dinliyoruz da işte, yalan mı?

Aşkımızın tabutunda çürüsün gelinliğim!
 Daha ne desin hatun.

Çarşamba, Eylül 19, 2012

Taa Uzak Yollardan...

Yaşlanmayan insanlara özeniyorum. O yüzden beslenmeme sürekli dikkat ediyorum. Sonra bir de bakıyorum etrafıma okuldaki diğer hocaların büyük bir kısmı da aynı özen içinde. Çok şık, bakımlı ve de eğitimli olan bu hatunlar iki adet çocuk yapıp göbek yapmayarak, günde en az bir saat spor yaparak, 10 cm topukluyla oradan oraya koşturarak, kendilerini salmayarak tarafımdan takdir topluyorlar. Bakıyorum, aynı kadınlar kitabı elinden düşürmüyor, düzenli sinemaya gidiyor, kendilerine ciddi anlamda yatırım yapıyorlar.
Sonra bir de diğer tarafa bakıyorum. Bu erkekler n'apıyor allasen? Hatunlar gelişe gelişe bitiremediler, e adamlar ne alemde? Ve geçenlerde tesadüfen denk geldiğim bir programda Cem Mumcu, bunu zaten bir tespit olarak ortaya koydu. "Kadınlar kendilerini hep eksik görüyor, eksik oldukları hissettiriliyor onlara  ve sonra da bir türlü durmak bilmiyorlar" Aynen bu cümleyi kurdu, ben demiyorum bak, adam psikiyatrist.
İşin güzel yanı çevremde böyle kadınların olması, sevmem ben boş kafaları.

Komik olan bir başka şey...
Bizim okulumuzun öğlenci devresi kız meslek lisesi oldu. Sabahçı olan erkek öğrenciler her ne hikmetse kızların geleceği vakit pencereden gözlerini ayırmıyorlar, gözler sürekli okul bahçesinde, kafalar sağa dönük, göremeyenler ayakta. Kız meslek lisesi olunca ne oluyor anlamıyorum. "Bu okulun karma eğitim yaptığının, bir sıra yanınızda kız arkadaşlarınızın oturduğunun farkında mısınız? Görmemiş olduğunuzu sanmıyorum, o yüzden şu davranışınızı açıklayıverin bi zahmet." diyen hocalarından da utanıp kızaracak öğrenciler var hala. Biraz şanslıyım, evet.

Ama şöyle tipler de var.
Sankopark'ta ATM'nin karşısında ellerini yukarı açıp dua etmek suretiyle para yatırmaya çalışan, şov yapan adamlar var, izbandut gibi. İşin bittiyse bi git artık değil mi ya da insanlardan uzak dur biraz, başka bişeyler yap, milletin hesabında kaç para olduğunu incelediğini bu kadar belli etme! Bir hışımla kartı çekip gittim.
Sonra gittim bitki çayı aldım, sinirler gerildi ne yapacaksın, demlemelik olmaması lazımdı ama, sallama olması ve aynı zamanda sağlıklı olması gerekiyordu. Tesadüfen Doğadan'ın Büyülü Bohça serisini buldum. En azından sallama poşet değil, tül gibi bir kumaştan yapmışlar. Elmalı olanı gayet güzel, tavsiye ederim.
Sonra Paşabahçe'ye gittim. Sonra Bernardo'ya. Sonra Esse'ye. Sonra Tefal'e. Biraz gözüm gönlüm açıldı. Uzak durdum Mango'dan, Koton'dan, Batik'ten, alışveriş orucundayım. Bir ay tek çöp almak yok.

Yarın bu saatlerde Ankara yolunda olacağım için çenem bu kadar düştü, çenem düştüğüne göre keyfim yerinde. Nasıl olmasın? Sıradaki parça tüm Ankara sevenlere gelsin, sonradan Ankara'nın kıymetini anlayanlara daha çok gelsin.

Çarşamba, Eylül 12, 2012

Peh Peh Peh Peh!

Beni Antep'te mutlu eden 5 şey:
1) Ailemden birilerinin ya da birkaçının gelmesi
2) Burçin'lere akşam yemeğine gitmek ya da onları çağırmak
3) Ankara'ya dönmek
4) Alışveriş yapmak
5) ERROR!

5. yok arkadaşım. Ne yaptıysam bulamadım.
Not: Bu sıralama önem sırasına değil, akla gelme sırasına göredir, ona göre yani ;)

Cumartesi, Eylül 08, 2012

Umut

Ankara'da "şuraya gidelim, buraya da gidelim, biraz daha gezelim" cümleleriyle günümü gün ederken ve gram yorgunluk hissetmezken, bu Antep'te bana bişeyler oluyor, enerjim kalmıyor hiçbir şeye. Psikolojik olduğunu düşünüyor, kısa zamanda geçmesini diliyorum. Böyle gidemez çünkü.
Senin için çok güzel dualar edebilirim. 
Bunlardan bir tanesi eğer varsa öyle bi durum, çok tatlı, telefonlarına dönen, mail kutusunu kontrol eden, telefonda babasının zoruyla değil de şen şakrak içinden gelerek konuşan bir tez danışmanıdır. Yaptığın işi içine sindirebileceğin biri olmalı bu işi yaparken yanında. Ve ben artık yüksek lisans yapmaktan da yüksek lisans yaptığım alandan da hiç zevk almazken onun tez danışmanım olduğunu öğrendiğimde öyle böyle sevinmedim.Oysa ben politik davranmıştım, davranmak zorunda kalmıştım geleceğimi düşünerek. Ama o hiçbir alınganlık belirtisi göstermedi, profesyonellik budur dedim. Ben onu seçmesem de iyi ki o beni seçmiş, yalnız bırakmamış dedim. Tez yazmaya karşı bütün enerjimi ve heyecanımı aylar sonra yeniden kazanıyor olmam hem çok şaşırtıcı hem de çok güzel. Kilometrelerce uzaktan bana bu enerji ve heyecanı sağlayan, "çok yoğundum hocam" dediğimde triplere girmeyen, hep çok güzel, hep çok şık ama hep ölçülü Deniz Hocam, benim hayattaki en önemli kazançlarımdan birisiniz. Böyle insanlara çok ihtiyacı oluyor insanın, güvenebileceği, düzgün ve profesyonel...
Akademik hayat anlamında tüm heyecan ve isteğimi yitirirken, makalelerin yüzünü görmek istemezken nasıl oldu bilmiyorum ama yeniden keyif almaya başladım okumaktan. Öyle bir şey ki bu sevmezseniz sizi bağlı tutabilecek hiçbir şey yok. Koparsınız bir anda ama o ana kadar vermiş olduğunuz tüm emekler de boşa gider. En azından tezimi yazabilseydim dersiniz yıllar sonra; şimdilik tek kazancım -eğer yapabilirsem tabii- bu cümleyi kurmamak. İçinde bulunduğum psikolojik duruma göre az değil hani.
Neyse...
Hayat bi öyle bi böyle. Akıl sır ermiyor.
Kafamda deli planlar var.
Dur bakalım daha çok var.
Ha dur gitmeden, sana ergen kız triplerinin sonunu göstereceğim.
Puhahha:D


Salı, Eylül 04, 2012

Kim demiş sıcak soyut bir sözcüktür diye? Buyrun gelin Antep'e ben size somut somut göstereyim. Burası benim kürkçü dükkanım değil, ne münasabet! Ama geldim işte... İnsan nereye kime alışacağını şaşırıyor arkadaş. Hızla gelişen şeyler beni korkutuyor, bazen reset atmış gibi oluyorum. Bazen asla ve kat'a reset atamıyorum.Bazı yolları bile unutmuşum, gizil öğrenme olmasa ne yapardım bilmem. Ayaklarım hep buldurur doğru yolları. Aman yanlışa götürmesinler!

Yeni kitabım Yedinci Gün. Bu sıcakta kitap okumak bile çok zor. Ama seminer dediğin nedir ki? Ödev yapma mekanı, kitap okuma meskeni...

Allah sana da çirkin şansı versin bebeğim!

Salı, Ağustos 28, 2012

Delice Zeytin

Ayrıntılarda boğulmadan ayrıntıları sevmek lazım. Bütünü görüş alanından çıkarmadan odaklanmak lazım her bir detaya. Zor gibi sanki, ama imkansız olmamalı. Çünkü ayrıntılar heyecanlandırıyor insanı, mutlu ediyor, renklendiriyor, sevdiriyor ya da tam tersi soğutabiliyor. Birini çok sevebilirsiniz ama onun birkaç çirkin özelliği - kimse mükemmel değil, sil bakayım onu kafandan!- onu sevmenize engel olmaz. Onu sevmekten uzaklaşmazsınız. Bütünden vazgeçemezsiniz. Vazgeçebiliyorsanız sevme anlayışınızda terslik ararım. Misal anneniz, babanız, en yakın dostunuz... Ve bilirsiniz o bu konuda çok iyidir ama bir diğerini asla beceremez.
En güzel detaylar genellikle cümlelerde gizli oluyor.

"Ben de izninizle o sözcüklerle anlatmaya çalışacağım Pervin'i ve Hasan'ın, kenar mahalle pastanelerinin birinin vitrininde bayatlayan kuru pastalardan daha az kederli olmayan aşkını."
(Barış Bıçakçı- Veciz Sözler)

Birine onu çok sevdiğini binlerce kez dile getirebilirsin. Evet bu çok önemlidir. Ama onun için bir şeyler yapmak, ona özen göstermek ve onu özel hissettirmek geçiyorsa aklından, bunu başarabiliyorsan dimdik ayakta durabilirsin. Eğer örselemezsen hayattaki en büyük zenginliktir sahip olduğun, sahip çıkabildiğin sürece. Sahip çıkmak, değer vermek, özen göstermek bazen en sevdiklerini bir masa etrafında toplayabilmek demektir. Onlara özenli masalar hazırlayabilmek, özel hissettirebilmek demektir.

Ben eskiden böyle cümleler kurmazdım.

İnsan bu deftere bir şeyler yazmaya kıyabilir mi?


Baksana ne tatlı bir ses...

Pazar, Ağustos 26, 2012

8 Kusurlu Hareket

1) Diyet kıvamında ilerlerken, sağlıklı beslenmenin en huzurlu anındayken arkadaşları kahvaltıya çağırıp Allah ne verdiyse yemek, on bardak çay içmek. (neyse ki şekersiz!)
2) Tez dönemine gelmek ama tezle ilgili bir satır bile okumamak!
3) Tembelliğe fena alışmak.
Çuvaldızı savdığımıza göre iğneler gelebilir:
4) "Önce iş sonra eş" (bunların ikisinin sırası da değişebilir) hareket edip kendini bir adım ilerletmemek. İnsanın başı göğe ermiyor, başka şeyler de lazım. Başka hayaller, hedefler, başka hobiler... Olmaz öyle ablacım!
5) Sen git herkese düzgün adam imajı çiz. Böyle işli güçlü olup kocaman kocaman laflar et, ama sonra twitterde acayip acayip ablaları takip et. Bi git Allahaşkına!
6) Her türlü basiretsizlik.
7) Kendi çapımızda her şeyi kınıyoruz ya, biz kınadıkça onlar kına yakıyor!
8) Bazı insanlardan kalite akıyor yemin ederim! Yalnız bu kusurlu olmadı pardon.

Salı, Ağustos 14, 2012

Yaz Bitmesin...

Bitmesin. Ben bir yerlere gitmek zorunda kalmayayım, gecenin bilmem kaçına kadar oturup muhabbet edelim, akşam yemeği hazırlayalım hep beraber, altın kızlarımı göreyim haftada birkaç kere, gezilecek yerler planları yapayım, spontane gelişsin her şey bir saatlik işi beş saatte halledelim, yeni tarifler deneyelim, balkonda çay içip tavla oynayalım, Ege'ye gidelim, Ege'ye aşık olalım yine, balık yiyelim, yüzelim, gezelim ama Ankara'mıza dönelim, sonra da bir yerlere gitme vakti gelmesin...
E gelecek tabii o vakit kısa zaman sonra...
E ben napıyorum, tabii ki fazla sızlanmıyorum. Orası da "doyduğum" yermiş bir arkadaşımın tarifiyle, "doyduğum" yere nankörlük etmemeliyim. Ki biliyorum, tahtanın başına geçip tebeşiri elime aldığımda, baktığımda bazen meraklı, bazen üzgün, bazen mutlu, bazen ağlamaklı, çoğu zaman muzip gözlerin içine;  özlediğimi hissedeceğim, sevdiğimi bir şeyleri; kimi zaman içimde anlamlandıramadığım.
Ağustosun ortasında Ankara'da sonbahar akşamları yaşıyoruz neredeyse, üzerimize hırka almadan dışarı çıkamıyoruz. Haliyle yazı uğurluyoruz yavaş yavaş. Bizim evin yaz halleri var sırada.

Burcu yapar bunu bizim evde. İçi peynirli nefis bişey. Adını bilmiyorum. Peynirli kabak derim genelde :)

İrmik tatlısı iyidir. Özellikle ramazanda iftardan sonra hafif olur, sağlıklıdır.


Ayvalık temmuzda daha güzelmiş.

Neredeyse her akşam üzeri yürüyüş yaparak sahilde koklaştım denizle...

Ege lezzetlerini hep çok sevdim.

Bu Sıla denen hatun, çok iyi şarkılar yapmıyor mu?

Pazartesi, Ağustos 13, 2012

Hakikat

"Bu dünyada neyi çok istersen, o senin imtihanındır." (Mevlana)

Bazı insanlar çok garip şeylerle sınanır. Bu akşam bi baktım da masamızdaki sohbetlere, hepimizin farklı farklı beklentileri vardı hayattan. Tamamlanmamış parçaları vardı hayatımızın. Bazıları güçlü olmuş, bir yama yapabilmişti de çürümüş yanlarına; bazıları çürütmeye devam etmekteydi, genişletmekteydi içinin koyuluklarını. Oysa hep bir çare vardır. Ve belki o da çıkabilirdi inatlaşmasaydı. Çıkmak istemedi, saptığı yanlış yollardan dönmek istemedi. Sınanıyordu zannımca sahip olduklarıyla. En sevdikleriyle. İnsanın en sevdikleriyle sınanması zordur. Sınav bu ya, kaybedersin de kazanırsın da... Kazanabilirsen iyi de, ya kaybedersen? Zulüm ne çirkin bir şey. Zulmeden nasıl da düşüveriyor gözümden... Ve kalmıyor ki yanına... Kalsa keşke... Çünkü istemem ben yakınımdakine zarar gelsin. Onun annesi, babası, kardeşleri üzülsün istemem. En çok da "o" üzülsün istemem...
Gariplik bende fakat. Hem zulmedeni seviyordum hem de zulmedileni. İçinin kör kuyusundan çıksın, özünü bulsun, içinin temizliğine kenetlensin diye dua ederken, kıymetlilerimden birine zulmediyor diye çok da öfkeleniyordum. Korkuyordum. Masum insanların ahını almak kötüdür, her ne kadar o "ah" etmese de...
Şuna da kalpten inanırım: büyümemiz gerekli bir şeyse eğer, illa büyüyeceksek, aklımız kemale erecekse bu üzülmeden olmuyor. Acı çekmeden olmuyor. İlla bi yerden bi darbe şart!
Bu akşam o masadaki herkes- ve hatta söz konusu olup masada olmayanlar- farklı şeylerle sınanmıştık. Tek noktada aynıydık. En çok istenilenler, en sevilenler, en değerlilerdi söz konusu olanlar. Kaybedilenler ya da kazanılanlar. Kaybedilecekler ya da kazanılacaklar. Hayatın kendisiydi belki bunlar ama güzel olan o masa etrafında toplanabilmekti. Hala hayaller kuruyor olmaktı. Elde edemediklerimize, gerçekleşmeyenlere, "bir şeyi çok istemeyeceksin"lere rağmen istemeye devam ediyorduk biz. Sonra susuyorduk aklımıza gelince çelişkiler. Biz susmaya fazla da dayanamıyorduk aslında.
Gariplik bizde fakat. Kimse söz vermedi ki istediklerimizin olacağına dair. Kimse taahhüt etmedi ki hayallerimizin gerçekleşeceğini, hayal kırıklığına uğramayacağımızı. Güzel olan yalnız bir masa etrafında toplaşabilmekti, bunu başarabilmekti. İnandığımız tüm değerler derinden sarsılsa da, kaybetsek de hakikatlerimizi, başbaşa verip bulmaktı yeni yollar güzel olan. Hala tutunduğumuz bazı değerler olduğunu görmekti.  Hakikat; birbirimize tutunmaktı.

Cumartesi, Ağustos 11, 2012

"Ramazan Pidesinden Pizza" Sevgisi

Dışarda pizza yemekten hoşlanan biri değilim. Bende fuzuli ekmek ve kaşar peyniri yiyormuşum hissi uyandırır. Sanki mideme oturacakmış da bütün gün onun ağırlığıyla yaşayacakmışım ve hatta anında kiloya dönüşecekmiş gibi gelir. O yüzden Kızılay'daki Cafem'den başka bir yerde pizza yemem. Çünkü orada tortilla ekmeği üzerine basit pizzalar hazırlarlar. Ben pizzada sosis, salam, sucuk olmasından da hiç hoşlanmam. Mozarellalıdan hiç şaşmam.Pizzayla aramızda böyle bir ilişki var işte.
Oysa ev yapımı her şey gibi ev yapımı pizza öyle midir? Sen en güzel, en sağlıklı peynirleri kullanır, hamuru da incecik açarsın. Hatta altındaki sosu salça kullanmadan domates rendesinden yapıverirsin, her şey olur mu sana mükemmel ötesi?
Pizzayla aramız ramazan pidesi sayesinde bayağı düzeldi sayılır. Hamur açmadan, çok pratik bir şekilde kenarları kıtır kıtır, hafif bir pizza hazırlamak için ramazan pidesinden daha güzel bir seçenek yok. İstersen benim yaptığım gibi ortasını kes, daha kalın bir pizza yemek istersen de bütün malzemeyi üzerine sırasıyla boca et! Ben tarifi hayal gücüne ve buzdolabında bulunanlara bırakırken yine de söylemeden edemeyeceğim. Yeterince domatesin varsa sosunu elceğizinle pişiriver, fesleğenli sarımsaklı falan ;)

İşte böyle çok renkli hoş bir şeyler ortaya çıktı :)


Cuma, Ağustos 10, 2012

Sanki Çoktan Unutulmuş, Dillerden Düşmüş Bir Şarkı...

Bazı insanlara ulaşamazsın. Sen istediğin kadar parçalan, istediğin kadar beynini kemir, zamanını enerjini harca, yapamazsın, dokunamazsın bile. Bazıları çok zordur. Arkasını dönüp gittiğini görür, anlam veremezsin, kendini sorgularsın. Kendinden şüphe edersin de arkanı yasladığın, arkamda o olduğu sürece bana bir şey olmaz dediğin eşinden/dostundan asla şüphe etmezsin. Yemeğini, suyunu, derdini, zamanını paylaştığın o "zor" insan gün gelir aradaki bağları zedeler. Sorduğunda onun sadece suskunlukla karşılık verdiği soruların olur. Senin o soruları ne kadar önemsediğini hissetmez bile.
Sonra gün gelir, sen artık soru sormazsın. Yaşayıp gidersin alışarak her şeye, mutsuz ya da çok mutlu olursun da onu göremezsin yanında. Gelecekteki çok mutlu anlarını hayal edip onun orada olmayacağını bilmek daha az acıtmaya başlarken bir gün bir yerden duyarsın, öğrenirsin. Sana haksızlık etmiş olduğunu açıklama zahmetinde bulunur. Yanlış beklentilere girdiğini kabul etmiştir, fakat o beklediği şeylerden seni bile haberdar etmeden beklentilerini karşılıksız bırakmandan dolayı sana bir de fatura kesmiştir. Yaşadığı olaylar onun seninle empati kurmasını sağlayınca seni anladığını kabul etmiştir. Fakat o bir zamanlar yüreğini açtığın, derdini paylaştığın kişi sana asla bunları söylemez. Hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam eder. Sen de bunları üçüncü kişilerden duyarsın, bazen anlam verirsin bazen veremezsin. Ama kafanı da meşgul eder. Derler ki "Bak madem üzülüyormuş, madem sana haksızlık ettiğinin de farkındaymış bir ara, bu işi öğren. Hem o kadar yıllık dostsunuz/arkadaşsınız aranızda da husumet kalmamış olur." Komik gelir oysa bu fikir. Neden bana düşen görev hep bu olur? Neden olgunluk kaftanı bana giydirilir?
Beni kolay harcayan/gözden çıkaran insanlara neden bu lüksü sağlayayım? Rahatsızlık duyan birisi cesursa  zaten içini dökme, derdini anlatma yoluna gider ki mantıklı olan budur. Bu zahmete katlanamıyorsa kararını vermiştir. Ben olsam da olur, olmasam da...

Çok güzel başladı akşam. Uzun zamandır görmediğim sevdiklerimle kucaklaşmıştım. Onların varlığıyla sevinip Ebru'nun ve annesinin bizim için yaptığı harika yemekleri yerken konu nereden geldi bilmem. Geldi işte. Duyduklarım hiç istemesem de üzdü beni. Ulaşamazsın diyorum ya bazılarına, ulaşamıyorsun! Sonra nedense hep olgun davranması gereken senmiş gibi neredeyse özür dileyecek kıvama geliyorsun. Bu hataya defalarca düşmek yeniden yapmayı gerektirmez. Ayrıca zaten iyi sonuçlar alınsaydı istemsiz bir şekilde tekrarlanırdı. Bir söz var ya, kimin bilmiyorum ama, "Aptallık, aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemektir" diye, neden yine olgun davranan ben olayım ki?

Arkamı dönüp gitmem zordur, ama girdiğim yoldan dönmem en zor olanıdır. Kendimi tanıyorum.

Pazar, Ağustos 05, 2012

Yeni Bir Merhaba

Tam beş yıl geçmiş... Beş yıldır bir bloggerım ben. Hayalim de öyleydi başlarken, uzun soluklu olabilmek. Sebat edebilmek, vazgeçmemek. Ben zaten sevmem çoğu zaman vazgeçmeyi.
Sonra bir de baktım blog olayları almış başını yürümüş. Aradan geçen beş yıl içinde benim ilgi alanlarım gelişmiş, değişmiş. Artık başka şeylerden de bahsediyorum. Bunları da paylaşmayı, buralarda kendi kendime konuşmayı, bir şeyleri kaydetmeyi seviyorum. İnsan bazen yepyeni bir sayfa istiyor. Bu isteğimi şimdilik yeni bir blogla geçiştiriyorum. İstemek önemliymiş ya işte, bakalım ben istemeyi de öğrenebilmiş miyim?
Bir beş yıl daha gider mi bu blog. O zaman 30 yaşında olurum. Kim bilir neler anlatırım?