Salı, Nisan 18, 2023

Başka bir hayat mümkün mü?

Birdenbire yazmak istedim. Hani diyor ya Orhan Veli, her şey birden bire oldu. Benim hayatımın da özeti aslında, her şey birden bire oluyor. Güzel oluyor ne oluyorsa derken 35 yaşı devirip de geriye dönüp baktığımda 'aslında olmasa mıydı?' lara da düşmüyor değilim. Şükürlerim var bolca evet, kocaman nur topu gibi iyi ki lerim var, ama keşkelerim yok mu? Malesef var. Ben çok geçmişe takılı bir insan değil(d)im, ama yaş almak mıdır nedir bu kadar içimdeki boşluğun yansıması..

Dolu dolu yaşayamamak mıdır? Hep sorumlulukları ön plana atıp kendini geride bırakmak mıdır? Nedir bu boşluğun anlamı? Ben hep içe dönük olmayı sevdim, ondan mı bu kendi içime derin derin bakışım? Yoksa bu boşluk mu, başka bir hayat mümkün müydü sahi?

Kendi ellerimle kendime başka bir hayat veremez miydim? Var mıdır acaba yolu yarılayıp da bunu düşünmeyen? Ben görmedim. 

Çocukları uyutmuş, tezimin makalesiyle uğraşırken aklıma giriveren o cümleler... sonra birden bire benim de bir zamanlar çocuk oluşumu hatırlamam, çocukken ergenliğe geçişim ordan ver elini yetişkin hayatı... Güzeldi, içindeyken anlamıyormuş insan..

Sonra yine o en sevdiğim öykünün satırları... Canım Sait Faik..

'Kitaplar, bir zaman bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler. Hayır, şimdi insanları, kitapların öğrettiği şekilde sevmiyorum. Şiirler, romanlar, hikayeler, masallar bana bu ilmi tahsil ettirmişlerdir. Beyinin vapurdan iner inmez çantasını kapan uşaktan iğrenmemeyi, sabahleyin altı buçukta tabiatla kavga için sokağa fırlamayan adamın çalışmadığını kendi kendime öğrendim. Ama şu sabahleyin altı buçukta tabiatla kavga için sokağa fırlamayan adam, isterse akşama kadar insanları aldatmak için didinsin. Kaç para eder! Gözümde, milyonu olsa da, kalp para ile metelik etmez.'

6.sınıftaydım, sanırım Türkçe dersinin ilk yazılı sınavı. Yukarıdaki metni vermiş öğretmen, son cümleyi açıklayın demiş. Ne yazdım hatırlamıyorum ama öğretmenin ses tonu kulaklarımda, ne güzel okumuştu... Ben hep sevdim Türkçe ve Türk Dili öğretmenlerimi.. 


Salı, Mart 09, 2021

Kuş Misali

 Bu memlekette en çok kuşları sevdim. Mutlulukla huzurla uçuşlarına, coşkularına hayran kaldım. Meğer ne kadar uzun süredir bu kadar mutlu kuşları bir arada görmüyormuşum. Onları izlerken hep biraz dağıldım, sonra toparlandım.

Polonya'dayız.

Tam 6 aydır. Beklenmedik bir şekilde ama, istediğimiz ve ihtiyacımız olanın da bu olduğuna bir kere daha kanaat getirerek. Küçük bir şehir ama hiç küçük bir şehirde yaşamamış ben için büyük bir deneyim. Buraya geldiğimiz her gün bir deneyimdi. Hiç hayalini bile kurmadığı bir yaşantının içinde bulunca insan kendini kolay olmuyormuş alışmak. Hayat insanı sürüklüyor. Ama boşuna değil. Yaşamaktan korktuğumuz onca şey küt diye bir anda kapımıza dayanınca anlıyoruz evet, demek ki boşuna burada değiliz. Bu düşünce müthiş bir teslimiyet içerirken cesaret de aşılıyor. Hiç korkma, korkularınla yaşama! Çünkü faydasız... İnsan çok faydasız düşüncelerden çekiyor, girdabına girilen faydasız düşünce seni koyu karanlığına çekerken seni de faydasız bir insan yapmaya başlıyor. Bunları hep deneyimledim, hiç hesapta yokken deneyimliyorum.

Hayatımın neredeyse son 11-12 yılını çok yoğun çalışarak, hep yoğun bir hayat temposunda olarak geçirdim. Ondan öncesinde de çalışıyordum, sağlam bir öğren(i)ci oldum hep, ama son 11-12 yıldır bir çok rolüm oldu. Roller karıştı, birbirinden çaldı, götürdü, sonra geri getirmek için dua etti, getirdi belki...Ama hem zaman hem de duygusal anlamda ciddi bir yoğunluğum varken yurt dışına gelince roller azaldı. Eş, anne, evlat, kardeş ve öğrenci rolü tam gaz devam etse çalışma hayatına uzun bir ara verdim. Yani ana rollerden biri eksik, kimi günler 12 saat boyunca vakit geçirdiğim okulum, okullarım, sınıflarım, odam, arkadaşlarım, kaygılarım ve öğrencilerim, uzun bir süredir yok... Bugün anladım ki çalışma hayatından uzak olmak beni bu faydasız ve karanlık girdaba çekti. Biraz geç oldu belki ama anladım ki hayatımın en önemli parçasından ayrı kalarak bir yas tutmuşum meğer. Hani dışardan bakınca oh ne rahat denilen o hayatımız var ya, işte o hayat aslında hayatın tam içinde olduğunda daha güzelmiş. Bir kere daha anladım ki kendim için en büyük duam bundan sonra dengede kalmak, dengeli bir hayat. Ya hep ya hiç yasası bende tutmadı... 

Ama yinede mutluyum, bu ülkeyi, bu küçük şehri, insanlarını ve hatta iklimini bile sevdim. İklimler, mevsimler, hava durumları beni çok etkilemez diye düşünürken karın kış boyunca yerden kalkmaması tam anlamıyla bezdirdi. Güneşe hasret Avrupalıları can-ı gönülden anladım. Mart ayının başlamasıyla sıfırın üzerine çıkan hava sıcaklığını sevinçle kucakladım, güneşi görünce ise coşkulu anlar yaşadım. 

Kızımı büyütüyorum, tezimin son dönemecine girdim ki bundan daha mutluluk verici az sayıda şey bulunur. Tabii her türlü işimi bitirip Türkiye'ye gitmeyi dört gözle bekliyorum.  Özlediğim onca şey varken, tezimin bu aşamasında gitmemem bence bu işe ne kadar değer verdiğimin büyük bir göstergesi. Diğer yandan adını bile zikretmek istemediğim pandeminin nasıl bütün planları alt üst ettiğine değinecek gücüm yok artık.

Hayat kısa, kuşlar uçuyor.

Ben de yine bir kuş misali, ama yine istediğim şekilde, istediğim gibi olduğu için her şey binlerce kez şükür...

Pazartesi, Haziran 01, 2020

Uzun Zaman Oldu

Neden buraya yazıyorum, onu bilmiyorum. Ama şu saniye yazmak için çok ideal. Çünkü benim artık eskisi gibi ilham gelme saatlerim yok. Artık ilham perilerim de yok, ama yine de çok yazasım var. Buraya küçük bir not olsun diye. Tekrar okuduğumda bana hatırlatsın bir şeyleri diye. Kayıt altında olsun diye. Belki kızım okur diye...
Kızım, benim için hayatın anlamını değiştiren, korkularımı dindiren, endişelerimi sonlandıran kurabiye kokulum. Hayat bir bebekle zor evet, ama hissediyorum onunla daha kolay bazı şeylerin üstesinden gelebilmek. Ben ondan sonra çok değiştim. Daha da değişmek istiyorum. 33. yaşıma girdiğimde eskisi gibi olmayacağını ve artık kendimden çok sıkıldığımı hissettim. Bazı şeyler anlamını yitirdi belki, belki de onlara çok doydum ve hevesimi aldım bilmiyorum ama giyim tarzımdan, tipimden, saçımdan, yaptığım eylemlerden gerçekten çok sıkılmıştım. Düşünce tarzımdan çok sıkılmıştım. İnsanlara gösterdiğim iyi niyetten, toleranstan, -mış gibi konuşmalardan çok sıkılmıştım. Hep samimiyete değer veren biri oldum, samimi ol, yüzüme gülüp arkamdan konuşma, içten pazarlıklı olma istersen dünyanın en patavatsız ve kaba insanı ol umrumda olmaz. Ben seni çok severim. Hep böyleydim de bu sene samimiyetsizlere kalbimi kapattım. Onlardan da çok sıkılmıştım.
2019'un son akşamı -her yılın son günü olduğu gibi- bazı kararlar aldım. Hatta bazılarını aralık ayı başında uygulamaya başladım. Kararlı olduğum o kadar belliydi. Zaman geçti biraz, absürd olaylar olmaya başladı. Varımla yoğumla üzerinde çalıştığım tezim coronanın başımıza açtığı dertler yüzünden sekteye uğradı. Ha böyle sekte yazıyorum ama iki hafta kendime gelemedim, gece uyuyamadım. Sonrası bir kabulleniş, sonrası bir iyimserlik yine ve yine çok çalışmalı geceler, gündüzler. Herkes karantina günlerinde evlerinde yapacak iş bulamazken ben yapılacak onca işi sıraya koyup planlamakta zorlanıyordum. Bugün 1 Haziran, tam iki buçuk ay geçti, iki buçuk aydır kendi karantinamızı yaşıyoruz, ve benim planlamam işe yaradı. Hedeflerimin birazına ulaştım. Ama hala var biraz.
33.yaşımın değişik olacağını hissediyordum, evet bu his doğru çıktı. Yaşadığım diğer yıllar gibi değil. Bazı konularda gelgitler, isyanlar, pişmanlıklar ve sonrasında gelen koşulsuz kabul hissi... Beklentiye girmekten vazgeçmenin tatlı bir huzur vermesinin yanı sıra sanki iyice bir savruluşa sürükleyeceğini hissettirmesi, bu ikilem, ne zaman geçer bilmiyorum. Derinden yaşadım bazı şeyleri 33.yaşımda, zihnim, bakış açım farklılaştı. Anladım ki insan önce kendini düşünmeli, çünkü sen kendini düşünmezsen seni düşünen olmaz. Bundan da en çok can parçan etkilenir ki ona cidden kıyamam. Çok sert bir şekilde anladım ki insanın doğum yapması, o gün, hiç unutulmuyor. O gün çok savunmasızsın, o gün çok yardıma muhtaçsın ve bir cana can katmak ne kadar heyecan verici geliyorsa bir o kadar da öğretiyor. Buraya not olsun ki en çok kızımın dünyaya geldiği gün öğrendim.
Bu yüzden bunu tekrarlamaktan korkuyorum.
Her şerden bir hayır çıkarıp bulma huyum devam ediyor. Son bir buçuk aydır çok sevdiğim bazı vazgeçişlerim oldu, bu karantina dönemi bunun için iyi bir zamandı. Tatlı ve çikolata bağımlılığım çok azaldı. Karbonhidratın çok uyuşturucu ve yorucu bir etki yaptığını fark ettim. Vücuda yük olduğunun, duygusal açlığımı bastırıp vücudumu hantallaştırdığımın farkına vardım. Tabii ki karbonhidrat tüketeceğim ama sadece çok yararlı olanları. Tabii ki canım bazen pizza ve makarna yemek isteyecek, tüketmeye değer olanları kırk yılın başı keyifle tüketip sadece karnımı değil ruhumu da doyurmama yardımcı olduğunu hissederek yiyeceğim. Çok sevdiğim çikolatayı bile nadir ama en iyisini yiyerek tüketeceğim. Çünkü bu beden benim ve ben ona iyi davranmadığım sürece o da bana metabolik birtakım rahatsızlıklar çıkarmaya devam edecek. Sporu, hareketi çok sevdiğimi tekrar hatırladım. Enerjimi yükselten, modumu değiştiren ve bana çok iyi gelen bir şey olduğunu diğer yaşlarıma not olarak bırakıyorum. Artık içime konuşma konusunda biraz daha ketum olup sıkılınca bir müzik açıp kahvemi içmenin derdine düşeceğim. En azından küçük şeyleri düşünüp büyütmeyeceğim, ne geliyorsa gelecek ve kabulüm olacak.
33. yaşım kendimin farkına varmam gerektiğini, onu önemsemem gerektiğini öğretti. Ne kadar hızlı da olsa hayat, arada durup bakacak, dinlenecek ve  biraz nefes alacak kadar aralık bırakmam gerektiği, bunun bencillik değil bir hak olduğunu çok şükür ki öğrendim. Herkese hak olarak gördüklerimi kendime lüks görmemem gerektiğini bir iyice öğrendim. Unutmamalıyım. Unutmamak için yazdım.

Cuma, Haziran 23, 2017

Eskimek Üzerine (Eski yazılar)

                                                                                                                “Gözyaşlarımızı bitti mi sandın?”

Uzaktaki her şeyi düşlerken buldum kendimi, minik dalgalar köpürtürken denizi. Her şey alabildiğine uzak… Ve ben o uzaktakilere ulaşmak için çaba harcayacak güçte değilim. Ne yüzebilirim ne de koşabilirim. Ne koşmak istiyorum ne de yüzmek! Bu bıkkınlığın bir adı yok. Bıkkınlık da günü gelince eskiyebilir. Evrende eskiyebilecek ne varsa, ne kaybediyorsa değerini gün geçtikçe –ve daha da kaybedecekse-, işte onlar gibi bu bıkkınlık da eskiyecek. Yerini yepyeni bir kavrama bırakacak.  Bir süre de onunla ilgileneceğim,  sonra onu da eskiteceğim…
Ve aslında yeni öğreniyorum “eski”nin ne demek olduğunu… Hayır, öğrenmiyorum… Tanışıyorum, yüzleşmek zorunda kalıyorum. Gerçeklerin en gerçeğinden biriymiş, keşfediyorum. (Yoksa keşfetmek zorunda mı kalıyorum?) “Eskimek” sözcüğü bile öyle yakıyor ki canımı… Günü gelince bu acıya nasıl katlanacağımın hesabını yaparken buluyorum zihnimi. Ruhumu fazla örselemeden “eskimeyi” nasıl atlatabilirim diye planlar yapıyorum kendimce. Ufacık ve de “sterilize” dünyamda…

Dalgalar hırçınlaşıyor ve güneş terk etmeye hazırlanıyor benim gökyüzümü… Oysa ben bugünün eskimesini de istememiştim. “Bir zamanlar” diye başlayan cümleler kurmak istemediğimi fark ediyorum. Biliyorum, eskittiklerimi –eskitmek zorunda olduklarımı- bir gün sadece küçük bir tebessümle hatırlayacağım. Ve ertesi gün unutacağım, unutmak zorunda kalacağım. Oyalayacağım kendimi hatırlamamak için. “Ruhumu yaralamaktansa zihnimi oyalarım, kandırırım kimi zaman.” diyeceğim ve başaracağım.

Ve bir gün rolleri değiştireceğiz. Ben “o” olacağım. O “ben” olduğu günleri anımsayacak. Gün geçtikçe daha çok anımsayacak. Bense rolüme uygun davranmak için çırpınacağım, eskimeye, eskitmeye ve kendimi kandırmaya devam ederek. O rolü başarıyla sona erdirdikten sonra bir başka seviyeye atlayacağım.

Sen de!
Bugün eleştirdiğin “düzen”i sen devam ettireceksin, ne eksik ne de fazla… En çok kendini ve etrafındakileri gözeteceksin, giderek umursamaz olup dünya nimetleriyle avunacaksın. Tıpkı şu anda benim yaptığım gibi muhteşem bir manzaranın tadını çıkaracaksın ya da bambaşka bir zevkin peşinde olacaksın. Yüreğin mutlu, yüzün gayet güleç olacak. Günlerin ne denli hızlı akıp gittiğini düşüneceksin. Senin de yüreğin burkulacak mı arada sırada arkana bakınca? Eskittiğine ve maalesef eskidiğine üzülür müsün?

Uzaktaki her şeyi düşlüyorum. Ulaşabileceklerimi, ulaşamayacaklarımı… Ulaşmak için zerre kadar hevesim yok, öylesine kaptırmışım ki kendimi “tatlı” telaşa, yorgun düşüp dinlenme ihtiyacı hissettiğim şu anlarda zihnimden geçenleri bir toparlayıp bir bırakıyorum. Yolun yarısına kadar sürükledikten sonra oracıkta bırakıveriyorum. Nasılsa eskiyecek!


Eskitmek ve maalesef eskimek inanılmaz zoruma gidiyor. Çareler arıyorum daha eskimeden. Ve henüz eskimemişken canımı yakıyor düşüncesi bile. Kalbim sıkışıyor, ruhum daralıyor. Çeşitli sebeplerle terk ettiriyorum düşüncelerime olay mahallini. Baksana güneş ne güzel batıyor! Ne tatlı bir kızıllık kaldı denizin üstünde… Ya bu koku…

                                                                                                                                              18/08/2008

Hayal Gücü Kuvvetli Olanlara (Eski Yazılar)



Üniversitede öğrenciyken arkadaşlarımızla çıkardığımız fanzinde yayınlanan yazılarımdan... Kaybolmasın, burada dursun istedim...

                                                                                                                                         06.04.2008
Bakarken görmeyi, görürken anlamlandırmayı isterken tek başınaydım ben.
İçselliğimi tek başınalığa dönüştürmenin farklı bir istem dışılığı olmalıydı. O ufak fark ise, mutluluktu!
Tek başıma düşünürken, yaşarken, koşuştururken ve hatta konuşurken huzurluydu ruhum. Birilerinin yanımda olması ya da olmaması etkisiz elemana benziyordu yaşam boyutunda.
“Ya da ben öyle sanıyordum…”
Susmayı öğrenmiştim birilerinden, bir şeylerden. Kolay gibi görünür çoğu zaman; ancak konuşmanın daha kolay olduğunu keşfetmek isteyenler için susmayı denemek bedava! Keyfine kurulmuştum somut sessizliğimin, oysa beynimde yankılanan, ortamını bulduğumda dışarı akıtmayı ve hatta paylaşmayı da unutmadığım seslerden habersizdin sen. Sonra seslerim büyüdü biliyor musun?
O kadar büyüdüler ki artık onlardan kurtulmam gerektiğine kanaat getirdi, dikkatlice dinleyenler beni… Haklı olsalar bile empati yeteneklerinin az gelişmiş olmasına verdim bu davranışlarını. Öyle ya sebep olmadan sonuç olmazdı!
Sebeplerin önemi göreceliydi; ancak hüküm vermeden önce doğru yere bakmak da bir o kadar önemli olmalıydı.  Doğru yere bakıp bakamadığın ilgi alanıma girmese de aslında, bakıp da göremediklerini hayal etmen zordu. Hayal etmen gereken başka mevzuların varlığını ise bir engel olarak görmüyorum…

Bir şeyler susmayı öğretmiş olmalıydı. Öyle ya öğrenmenin de sınırı yoktu!

“Gördüğü her şeyi dile getirme aşaması sancılıydı. Çünkü hep farklı açılara maruz bırakırdı görüş alanını.”

Çelişkisiz bir yaşamın keyfini süremezken konuşmadı hiç. Beceriksizliğine kanaat getirildi insafsızca, kalacak kadar onursuz değildi.

Bir dönem olarak kabul et bunu, iz bırakması gereken…


Çarşamba, Haziran 07, 2017

Aşka Güzelleme

Geçmişe neden özlem duyarız sorusunun cevabını arıyorum. Aklıma gelen tek cevap geçmiş günlerin güzelliği.... Her şeyin tadına vardigim çocukluğum, kendimi kitaplara ve okumaya vermiş ergenliğim, artik değişme zamanı diyen ve hayallerimi tek tek gerceklestirdigim üniversite yillarim...
Sonra ne zaman bahar da ve özellikle mayısta burnuma envai çeşit cicek kokusu gelse bir kus uçar kalbimden, bin şükür geçer ruhumdan ve sanki biraz da direği sizlar burnumun geçmiş baharların anısına...
Ve yıllar da geçse üzerinden balkonun serin gölgeliginde okuduğum kitapların yerini alamayacak hicbir şey. Umutla, aşkla... Çok sansliydim; aşkın sadece karşı cinse duyulan bir his olmadığını çok erken yaşta öğrenmiştim. Güzel bir yaz günü rüzgarın getirdiği, perdeyi havalandirdigi çiçek kokularında "Yaşamak güzel şey dogrusu" şiirini aklımdan geçirirken kalp atışlarımin hızlanması anlatmıştı aşkı... Ask iste bunun gibi huzurlu bir şeydi, biliyordum. Anne ve babaya sıkıca sarılıp koklamak gibi... Candan öte kardeşle bir küsüp barışmak  ve bir bakismayla gulusmek gibi... Biliyordum ben aşkı...
Ve nerede olsa tanıyacaktım, tıpkı onu ilk gördüğümde anladığım gibi. Daha nice aşkları birlikte yaşayacağımızı ta o zamandan gormusum gibi...
Benim uğurumdur bazı laflar, o çok güzel okuyan ve yazan adamların aşkla sarf ettiği...
"Bu bahar hazır akilsiz bir yesermenin şahane hasadına"

Çarşamba, Şubat 01, 2017

Özgürlük

Hayalleri temiz, tertemiz niyetlerle kurunca gerçek oluyormuş galiba. Ömrüm bunu deneyimlemekle geçti desem yalan olmaz. Bazı çok ama çok istediklerim olmadı gerçi; ama vardır yazımızı yazanın bir bildiği diyorum, kısıtlı irademizle her şeyi görüp bilecek halimiz yok ya!
Ne hayatlar, ne yaşamlar, ne insanlar var dedim durdum... Demez miyim hiç, o lüksün, şatafatın, paranın ve de bilumum devasa kulelerin hükmettiği şehirleri, ülkeleri görüp de... Bu gezi pek de hesapta olmayan çok da uzun uzun planlamadığımız, ama çok da iyi oldu, ne de iyi oldu cümleleriyle bağladığımız bir gezi oldu. Hayatımın sınavlarından birini vermek üzere olduğum o günlerde herkesin bana, "Senin için çok iyi olacak,  tam da böyle bir sınavın üzerine" dediği zamanlarda odak noktam tatil değil doktora yeterlik sınavımdı. Ama canımın canını  bir buçuk ay sonra ilk kez görmek, onunla gezmek, sokak sokak dolaşmak, yeni ülkeler keşfetmek, sınavı da başarıyla atlatmanın ardından onun deyimiyle "ödül" oldu bana.
 Zaman işte, sayılı gün, saniyeler dakikaları kovaladıkça su gibi geçiyor ve geçecek de... O gün geldi, hazırlıklarım bitti ve ver elini Doha...
Uzun bir yolculuk ve böyle bir yolculuğu çok özlediğimi hissetmem... Yolculuk boyunca dersi defteri bir kanara bırakmanın keyfi ve Zülfü Livaneli'nin son kitabı Huzursuzluk'u bir çırpıda okuyuşum uzun zaman sonra özgürlüğe kavuşmak gibiydi. Uçağa binip kuş misali ona uçtum, hafifledim...
Önce Doha'da gezdik, sonra Dubai'de...
Ne hayatlar, ne insanlar ve ne dünyalar varmış da biz dünya bizim etrafımızda döner dolaşır zannedermişiz dedim. Öyle ama, insanın dünyası kendine, küçük ya da büyük, güzel ya da kötü, koşturmacanın hengamenin, delicesine çalışmanın içinde başka dünyaları keşfetmek lüks kalıyor... Ama asıl lüks oralarda yaşanan hayatlarmış, görüp anladık. 
Doha Katar'ın başkenti, sıfır kilometre bir şehir, her şey yeni, göz alıcı, lüks ve pahalı.
Dubai ise duyduklarımız kadar varmış, kalabalık, kozmopolit, göz alıcı, lüksü dibine kadar yaşayan, heyecanlandıran bir kent. 

Gönül isterdi ki uzun uzun yazayım, eski bloggerlara ve eski blog günlerimize ithafen. Vlog çıktı mertlik bozuldu, yazmanın ve okumanın verdiği keyif giderek azaldı, TV izler gibi izliyoruz, gözetliyoruz resmen vloggerları. Vlog'un yerini ne alacak gerçekten merak ediyorum. Dağınık beyin sendromuna sahip olduğumu gizleyemem çünkü sürekli bir şeyler düşünüyorum, bu yüzden kopuk yazıyorum. Ne diyordum, daha çok yazmak isterdim ama hala yolculuk yorgunuyum. İyi geceler...