Uzaktaki her şeyi düşlerken buldum kendimi, minik dalgalar
köpürtürken denizi. Her şey alabildiğine uzak… Ve ben o uzaktakilere ulaşmak
için çaba harcayacak güçte değilim. Ne yüzebilirim ne de koşabilirim. Ne koşmak
istiyorum ne de yüzmek! Bu bıkkınlığın bir adı yok. Bıkkınlık da günü gelince
eskiyebilir. Evrende eskiyebilecek ne varsa, ne kaybediyorsa değerini gün
geçtikçe –ve daha da kaybedecekse-, işte onlar gibi bu bıkkınlık da eskiyecek.
Yerini yepyeni bir kavrama bırakacak.
Bir süre de onunla ilgileneceğim,
sonra onu da eskiteceğim…
Ve aslında yeni öğreniyorum “eski”nin ne demek olduğunu…
Hayır, öğrenmiyorum… Tanışıyorum, yüzleşmek zorunda kalıyorum. Gerçeklerin en
gerçeğinden biriymiş, keşfediyorum. (Yoksa keşfetmek zorunda mı kalıyorum?)
“Eskimek” sözcüğü bile öyle yakıyor ki canımı… Günü gelince bu acıya nasıl
katlanacağımın hesabını yaparken buluyorum zihnimi. Ruhumu fazla örselemeden
“eskimeyi” nasıl atlatabilirim diye planlar yapıyorum kendimce. Ufacık ve de
“sterilize” dünyamda…
Dalgalar hırçınlaşıyor ve güneş terk etmeye hazırlanıyor
benim gökyüzümü… Oysa ben bugünün eskimesini de istememiştim. “Bir zamanlar”
diye başlayan cümleler kurmak istemediğimi fark ediyorum. Biliyorum,
eskittiklerimi –eskitmek zorunda olduklarımı- bir gün sadece küçük bir
tebessümle hatırlayacağım. Ve ertesi gün unutacağım, unutmak zorunda kalacağım.
Oyalayacağım kendimi hatırlamamak için. “Ruhumu yaralamaktansa zihnimi
oyalarım, kandırırım kimi zaman.” diyeceğim ve başaracağım.
Ve bir gün rolleri değiştireceğiz. Ben “o” olacağım. O
“ben” olduğu günleri anımsayacak. Gün geçtikçe daha çok anımsayacak. Bense
rolüme uygun davranmak için çırpınacağım, eskimeye, eskitmeye ve kendimi
kandırmaya devam ederek. O rolü başarıyla sona erdirdikten sonra bir başka
seviyeye atlayacağım.
Sen de!
Bugün eleştirdiğin “düzen”i sen devam ettireceksin, ne eksik
ne de fazla… En çok kendini ve etrafındakileri gözeteceksin, giderek umursamaz
olup dünya nimetleriyle avunacaksın. Tıpkı şu anda benim yaptığım gibi muhteşem
bir manzaranın tadını çıkaracaksın ya da bambaşka bir zevkin peşinde olacaksın.
Yüreğin mutlu, yüzün gayet güleç olacak. Günlerin ne denli hızlı akıp gittiğini
düşüneceksin. Senin de yüreğin burkulacak mı arada sırada arkana bakınca?
Eskittiğine ve maalesef eskidiğine üzülür müsün?
Uzaktaki her şeyi düşlüyorum. Ulaşabileceklerimi,
ulaşamayacaklarımı… Ulaşmak için zerre kadar hevesim yok, öylesine kaptırmışım
ki kendimi “tatlı” telaşa, yorgun düşüp dinlenme ihtiyacı hissettiğim şu
anlarda zihnimden geçenleri bir toparlayıp bir bırakıyorum. Yolun yarısına
kadar sürükledikten sonra oracıkta bırakıveriyorum. Nasılsa eskiyecek!
Eskitmek ve maalesef eskimek inanılmaz zoruma gidiyor.
Çareler arıyorum daha eskimeden. Ve henüz eskimemişken canımı yakıyor düşüncesi
bile. Kalbim sıkışıyor, ruhum daralıyor. Çeşitli sebeplerle terk ettiriyorum
düşüncelerime olay mahallini. Baksana güneş ne güzel batıyor! Ne tatlı bir
kızıllık kaldı denizin üstünde… Ya bu koku…
18/08/2008
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder