Salı, Ağustos 28, 2012

Delice Zeytin

Ayrıntılarda boğulmadan ayrıntıları sevmek lazım. Bütünü görüş alanından çıkarmadan odaklanmak lazım her bir detaya. Zor gibi sanki, ama imkansız olmamalı. Çünkü ayrıntılar heyecanlandırıyor insanı, mutlu ediyor, renklendiriyor, sevdiriyor ya da tam tersi soğutabiliyor. Birini çok sevebilirsiniz ama onun birkaç çirkin özelliği - kimse mükemmel değil, sil bakayım onu kafandan!- onu sevmenize engel olmaz. Onu sevmekten uzaklaşmazsınız. Bütünden vazgeçemezsiniz. Vazgeçebiliyorsanız sevme anlayışınızda terslik ararım. Misal anneniz, babanız, en yakın dostunuz... Ve bilirsiniz o bu konuda çok iyidir ama bir diğerini asla beceremez.
En güzel detaylar genellikle cümlelerde gizli oluyor.

"Ben de izninizle o sözcüklerle anlatmaya çalışacağım Pervin'i ve Hasan'ın, kenar mahalle pastanelerinin birinin vitrininde bayatlayan kuru pastalardan daha az kederli olmayan aşkını."
(Barış Bıçakçı- Veciz Sözler)

Birine onu çok sevdiğini binlerce kez dile getirebilirsin. Evet bu çok önemlidir. Ama onun için bir şeyler yapmak, ona özen göstermek ve onu özel hissettirmek geçiyorsa aklından, bunu başarabiliyorsan dimdik ayakta durabilirsin. Eğer örselemezsen hayattaki en büyük zenginliktir sahip olduğun, sahip çıkabildiğin sürece. Sahip çıkmak, değer vermek, özen göstermek bazen en sevdiklerini bir masa etrafında toplayabilmek demektir. Onlara özenli masalar hazırlayabilmek, özel hissettirebilmek demektir.

Ben eskiden böyle cümleler kurmazdım.

İnsan bu deftere bir şeyler yazmaya kıyabilir mi?


Baksana ne tatlı bir ses...

Pazar, Ağustos 26, 2012

8 Kusurlu Hareket

1) Diyet kıvamında ilerlerken, sağlıklı beslenmenin en huzurlu anındayken arkadaşları kahvaltıya çağırıp Allah ne verdiyse yemek, on bardak çay içmek. (neyse ki şekersiz!)
2) Tez dönemine gelmek ama tezle ilgili bir satır bile okumamak!
3) Tembelliğe fena alışmak.
Çuvaldızı savdığımıza göre iğneler gelebilir:
4) "Önce iş sonra eş" (bunların ikisinin sırası da değişebilir) hareket edip kendini bir adım ilerletmemek. İnsanın başı göğe ermiyor, başka şeyler de lazım. Başka hayaller, hedefler, başka hobiler... Olmaz öyle ablacım!
5) Sen git herkese düzgün adam imajı çiz. Böyle işli güçlü olup kocaman kocaman laflar et, ama sonra twitterde acayip acayip ablaları takip et. Bi git Allahaşkına!
6) Her türlü basiretsizlik.
7) Kendi çapımızda her şeyi kınıyoruz ya, biz kınadıkça onlar kına yakıyor!
8) Bazı insanlardan kalite akıyor yemin ederim! Yalnız bu kusurlu olmadı pardon.

Salı, Ağustos 14, 2012

Yaz Bitmesin...

Bitmesin. Ben bir yerlere gitmek zorunda kalmayayım, gecenin bilmem kaçına kadar oturup muhabbet edelim, akşam yemeği hazırlayalım hep beraber, altın kızlarımı göreyim haftada birkaç kere, gezilecek yerler planları yapayım, spontane gelişsin her şey bir saatlik işi beş saatte halledelim, yeni tarifler deneyelim, balkonda çay içip tavla oynayalım, Ege'ye gidelim, Ege'ye aşık olalım yine, balık yiyelim, yüzelim, gezelim ama Ankara'mıza dönelim, sonra da bir yerlere gitme vakti gelmesin...
E gelecek tabii o vakit kısa zaman sonra...
E ben napıyorum, tabii ki fazla sızlanmıyorum. Orası da "doyduğum" yermiş bir arkadaşımın tarifiyle, "doyduğum" yere nankörlük etmemeliyim. Ki biliyorum, tahtanın başına geçip tebeşiri elime aldığımda, baktığımda bazen meraklı, bazen üzgün, bazen mutlu, bazen ağlamaklı, çoğu zaman muzip gözlerin içine;  özlediğimi hissedeceğim, sevdiğimi bir şeyleri; kimi zaman içimde anlamlandıramadığım.
Ağustosun ortasında Ankara'da sonbahar akşamları yaşıyoruz neredeyse, üzerimize hırka almadan dışarı çıkamıyoruz. Haliyle yazı uğurluyoruz yavaş yavaş. Bizim evin yaz halleri var sırada.

Burcu yapar bunu bizim evde. İçi peynirli nefis bişey. Adını bilmiyorum. Peynirli kabak derim genelde :)

İrmik tatlısı iyidir. Özellikle ramazanda iftardan sonra hafif olur, sağlıklıdır.


Ayvalık temmuzda daha güzelmiş.

Neredeyse her akşam üzeri yürüyüş yaparak sahilde koklaştım denizle...

Ege lezzetlerini hep çok sevdim.

Bu Sıla denen hatun, çok iyi şarkılar yapmıyor mu?

Pazartesi, Ağustos 13, 2012

Hakikat

"Bu dünyada neyi çok istersen, o senin imtihanındır." (Mevlana)

Bazı insanlar çok garip şeylerle sınanır. Bu akşam bi baktım da masamızdaki sohbetlere, hepimizin farklı farklı beklentileri vardı hayattan. Tamamlanmamış parçaları vardı hayatımızın. Bazıları güçlü olmuş, bir yama yapabilmişti de çürümüş yanlarına; bazıları çürütmeye devam etmekteydi, genişletmekteydi içinin koyuluklarını. Oysa hep bir çare vardır. Ve belki o da çıkabilirdi inatlaşmasaydı. Çıkmak istemedi, saptığı yanlış yollardan dönmek istemedi. Sınanıyordu zannımca sahip olduklarıyla. En sevdikleriyle. İnsanın en sevdikleriyle sınanması zordur. Sınav bu ya, kaybedersin de kazanırsın da... Kazanabilirsen iyi de, ya kaybedersen? Zulüm ne çirkin bir şey. Zulmeden nasıl da düşüveriyor gözümden... Ve kalmıyor ki yanına... Kalsa keşke... Çünkü istemem ben yakınımdakine zarar gelsin. Onun annesi, babası, kardeşleri üzülsün istemem. En çok da "o" üzülsün istemem...
Gariplik bende fakat. Hem zulmedeni seviyordum hem de zulmedileni. İçinin kör kuyusundan çıksın, özünü bulsun, içinin temizliğine kenetlensin diye dua ederken, kıymetlilerimden birine zulmediyor diye çok da öfkeleniyordum. Korkuyordum. Masum insanların ahını almak kötüdür, her ne kadar o "ah" etmese de...
Şuna da kalpten inanırım: büyümemiz gerekli bir şeyse eğer, illa büyüyeceksek, aklımız kemale erecekse bu üzülmeden olmuyor. Acı çekmeden olmuyor. İlla bi yerden bi darbe şart!
Bu akşam o masadaki herkes- ve hatta söz konusu olup masada olmayanlar- farklı şeylerle sınanmıştık. Tek noktada aynıydık. En çok istenilenler, en sevilenler, en değerlilerdi söz konusu olanlar. Kaybedilenler ya da kazanılanlar. Kaybedilecekler ya da kazanılacaklar. Hayatın kendisiydi belki bunlar ama güzel olan o masa etrafında toplanabilmekti. Hala hayaller kuruyor olmaktı. Elde edemediklerimize, gerçekleşmeyenlere, "bir şeyi çok istemeyeceksin"lere rağmen istemeye devam ediyorduk biz. Sonra susuyorduk aklımıza gelince çelişkiler. Biz susmaya fazla da dayanamıyorduk aslında.
Gariplik bizde fakat. Kimse söz vermedi ki istediklerimizin olacağına dair. Kimse taahhüt etmedi ki hayallerimizin gerçekleşeceğini, hayal kırıklığına uğramayacağımızı. Güzel olan yalnız bir masa etrafında toplaşabilmekti, bunu başarabilmekti. İnandığımız tüm değerler derinden sarsılsa da, kaybetsek de hakikatlerimizi, başbaşa verip bulmaktı yeni yollar güzel olan. Hala tutunduğumuz bazı değerler olduğunu görmekti.  Hakikat; birbirimize tutunmaktı.

Cumartesi, Ağustos 11, 2012

"Ramazan Pidesinden Pizza" Sevgisi

Dışarda pizza yemekten hoşlanan biri değilim. Bende fuzuli ekmek ve kaşar peyniri yiyormuşum hissi uyandırır. Sanki mideme oturacakmış da bütün gün onun ağırlığıyla yaşayacakmışım ve hatta anında kiloya dönüşecekmiş gibi gelir. O yüzden Kızılay'daki Cafem'den başka bir yerde pizza yemem. Çünkü orada tortilla ekmeği üzerine basit pizzalar hazırlarlar. Ben pizzada sosis, salam, sucuk olmasından da hiç hoşlanmam. Mozarellalıdan hiç şaşmam.Pizzayla aramızda böyle bir ilişki var işte.
Oysa ev yapımı her şey gibi ev yapımı pizza öyle midir? Sen en güzel, en sağlıklı peynirleri kullanır, hamuru da incecik açarsın. Hatta altındaki sosu salça kullanmadan domates rendesinden yapıverirsin, her şey olur mu sana mükemmel ötesi?
Pizzayla aramız ramazan pidesi sayesinde bayağı düzeldi sayılır. Hamur açmadan, çok pratik bir şekilde kenarları kıtır kıtır, hafif bir pizza hazırlamak için ramazan pidesinden daha güzel bir seçenek yok. İstersen benim yaptığım gibi ortasını kes, daha kalın bir pizza yemek istersen de bütün malzemeyi üzerine sırasıyla boca et! Ben tarifi hayal gücüne ve buzdolabında bulunanlara bırakırken yine de söylemeden edemeyeceğim. Yeterince domatesin varsa sosunu elceğizinle pişiriver, fesleğenli sarımsaklı falan ;)

İşte böyle çok renkli hoş bir şeyler ortaya çıktı :)


Cuma, Ağustos 10, 2012

Sanki Çoktan Unutulmuş, Dillerden Düşmüş Bir Şarkı...

Bazı insanlara ulaşamazsın. Sen istediğin kadar parçalan, istediğin kadar beynini kemir, zamanını enerjini harca, yapamazsın, dokunamazsın bile. Bazıları çok zordur. Arkasını dönüp gittiğini görür, anlam veremezsin, kendini sorgularsın. Kendinden şüphe edersin de arkanı yasladığın, arkamda o olduğu sürece bana bir şey olmaz dediğin eşinden/dostundan asla şüphe etmezsin. Yemeğini, suyunu, derdini, zamanını paylaştığın o "zor" insan gün gelir aradaki bağları zedeler. Sorduğunda onun sadece suskunlukla karşılık verdiği soruların olur. Senin o soruları ne kadar önemsediğini hissetmez bile.
Sonra gün gelir, sen artık soru sormazsın. Yaşayıp gidersin alışarak her şeye, mutsuz ya da çok mutlu olursun da onu göremezsin yanında. Gelecekteki çok mutlu anlarını hayal edip onun orada olmayacağını bilmek daha az acıtmaya başlarken bir gün bir yerden duyarsın, öğrenirsin. Sana haksızlık etmiş olduğunu açıklama zahmetinde bulunur. Yanlış beklentilere girdiğini kabul etmiştir, fakat o beklediği şeylerden seni bile haberdar etmeden beklentilerini karşılıksız bırakmandan dolayı sana bir de fatura kesmiştir. Yaşadığı olaylar onun seninle empati kurmasını sağlayınca seni anladığını kabul etmiştir. Fakat o bir zamanlar yüreğini açtığın, derdini paylaştığın kişi sana asla bunları söylemez. Hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam eder. Sen de bunları üçüncü kişilerden duyarsın, bazen anlam verirsin bazen veremezsin. Ama kafanı da meşgul eder. Derler ki "Bak madem üzülüyormuş, madem sana haksızlık ettiğinin de farkındaymış bir ara, bu işi öğren. Hem o kadar yıllık dostsunuz/arkadaşsınız aranızda da husumet kalmamış olur." Komik gelir oysa bu fikir. Neden bana düşen görev hep bu olur? Neden olgunluk kaftanı bana giydirilir?
Beni kolay harcayan/gözden çıkaran insanlara neden bu lüksü sağlayayım? Rahatsızlık duyan birisi cesursa  zaten içini dökme, derdini anlatma yoluna gider ki mantıklı olan budur. Bu zahmete katlanamıyorsa kararını vermiştir. Ben olsam da olur, olmasam da...

Çok güzel başladı akşam. Uzun zamandır görmediğim sevdiklerimle kucaklaşmıştım. Onların varlığıyla sevinip Ebru'nun ve annesinin bizim için yaptığı harika yemekleri yerken konu nereden geldi bilmem. Geldi işte. Duyduklarım hiç istemesem de üzdü beni. Ulaşamazsın diyorum ya bazılarına, ulaşamıyorsun! Sonra nedense hep olgun davranması gereken senmiş gibi neredeyse özür dileyecek kıvama geliyorsun. Bu hataya defalarca düşmek yeniden yapmayı gerektirmez. Ayrıca zaten iyi sonuçlar alınsaydı istemsiz bir şekilde tekrarlanırdı. Bir söz var ya, kimin bilmiyorum ama, "Aptallık, aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemektir" diye, neden yine olgun davranan ben olayım ki?

Arkamı dönüp gitmem zordur, ama girdiğim yoldan dönmem en zor olanıdır. Kendimi tanıyorum.

Pazar, Ağustos 05, 2012

Yeni Bir Merhaba

Tam beş yıl geçmiş... Beş yıldır bir bloggerım ben. Hayalim de öyleydi başlarken, uzun soluklu olabilmek. Sebat edebilmek, vazgeçmemek. Ben zaten sevmem çoğu zaman vazgeçmeyi.
Sonra bir de baktım blog olayları almış başını yürümüş. Aradan geçen beş yıl içinde benim ilgi alanlarım gelişmiş, değişmiş. Artık başka şeylerden de bahsediyorum. Bunları da paylaşmayı, buralarda kendi kendime konuşmayı, bir şeyleri kaydetmeyi seviyorum. İnsan bazen yepyeni bir sayfa istiyor. Bu isteğimi şimdilik yeni bir blogla geçiştiriyorum. İstemek önemliymiş ya işte, bakalım ben istemeyi de öğrenebilmiş miyim?
Bir beş yıl daha gider mi bu blog. O zaman 30 yaşında olurum. Kim bilir neler anlatırım?