Cumartesi, Ekim 05, 2013

Cesaret

Cesaret dedim, en çok onu seviyorum. En çok buna ihtiyacım var dedim.
Tamam o var da, başka önemli parçalar kayıp. Yanlış mesaj vermiş olmayayım evrene ama sen biliyorsun Allahım durumu, sınıyorsun,  onu da ben biliyorum.

Özlemek çok tuhaf bir şey. Antep'teyken de özlem içindeydim. Ankara'dayım yine özlüyorum. Arkadaşlarımı, öğrencilerimi... Dün antepteki öğrencilerimden gelen bir mesaj yetti gözlerimin dolmasına. Günlerden cumayken, işten eve dönerken, biraz uzun bir yolum varken eve. Waffle çözecek dedim, bu  duygusal boşluğu ancak waffle doldurur. Ayaklarımdaki topukluya aldırmadan gezdim, eve kendimi zor attım o ayrı. Bilen bilir, topuklu ayakkabıya alışması da vazgeçmesi de zor oluyor. Hele de pantolon paçalarını onlara göre kestirmişsen. Böyle basit günlük dertler var bugünlerde hayatımda. Bir de hala alışamadığım ve sevemediğim insanlar var. Antipatik olmayı sevmiyorum. Olamam da muhtemelen ama bir buzdolabı olabilirim, öyle bir kalkanım olabiliyor, sinirlerimi gereksiz insanlar için bozmak bana büyük haksızlık.
Onların yanında çok sevdiklerim ve kısa zamanda alıştıklarım var. Çok değerli insanlar var aralarında, zamanla daha çok seveceğimi, daha çok zaman zaman geçireceğimi düşündüğüm.
Soğumaya başlayan bir Ankara var. Antep'in sıcak iklimi, ılık kışı beni cezbetse de Ankara'nın sonbaharını da özlememiş değilim. Özlemek dedim yine. Özlemek bence güzel anıları çok olanların işi. Özlediğim için çok şanslıyım.

Pazar, Eylül 22, 2013

Yeni Okul

Bugün haftalık telefon görüşmelerimi gerçekleştirirken yine hatırladım. Beni merak eden insanlar var. Yeni okulumu, arkadaşlarımı ve öğrencilerimi merak eden, nasıl olduğumu düşünen çok tatlı dostlarım var benim, şanslıyım.
Tek tek anlattım. Güzel şeyler anlattım. Ne kadar tatlı insanlarla tanıştığımı, bu kadar çok genç arkadaşım olacağını hiç tahmin etmediğimi, öğrencilerimin derslerinin sıkıntılı olduğunu ama en azından disiplin sorunları yaşanmadığını ve dualarımın hep onlarla olduğunu... Duanın gücüne bir kez daha inandığımı, dilimden sevdiklerimi hiç düşürmediğimi... Her hafta sonu olduğu gibi saatlerce konuştuk. Gelecek hafta sonu için planlarımızı yaptık.
Düşündüm. Sardunyalarımız tekrar açmaya başlamışken, benim bembeyaz yeni gine çiçeğimin sıcaktan ziyade serin havaları sevdiğini görmüşken düşündüm. Kaygılarımız nasıl da azalıyor günden güne... İnsan yorulurken kaygılarını düşünmekten birden yüzeye çıkıveriyormuş işte... Önemli olanın sağlıktan başka bir şey olmadığını anlıyor insan.
Böyle sevgi dolu bir ailede yetişen bir insan her şeyi sevebilir. Minicik bir okulu. Okula gitmek için harcanan saatleri. Simsiyah bir gökyüzüne uyanmayı sevemez belki ama gün doğarken yola düşen onca insanı sevebilir.
Bazı kupaları sevebiliriz, ama içindeki kahveyi daha çok. Bazı kitapları örneğin, içinde anlatılanlar acı verici bile olsa. Yine de en çok kahve içecek molası olmasına sevinir insan, en çok kahve molalarını sever.

Akşam eve dönerken o evde insanların olduğunu düşünüp sevinebilir insan. Sevinirken otobüste sakin bir şarkıyı geçirebilir içinden. Kapısı mavi, zili deniz bir ev düşünebilir örneğin. Mis gibi bir bahçeye açılan. Kapıya kadar gelmişken deniz meltemi, kapıdan çevrilmez.

Pazartesi, Eylül 09, 2013

I Thought I Saw Your Face Today!*

İnsan çok sevdiği bir şeye dönüyorsa neden geri dönüş kötü olsun ki? Bazı şeylerin değerini anlamanın neresi ayıp? Yapmayın böyle şeyler ablalar, abiler.

Odama yeniden yerleştim. Misler gibi. 

Pazartesi, Eylül 02, 2013

Pazar Hamburgeri

Arda Türkmen'i bilirsiniz. Bilmiyorsanız öğrenin. Kendisi hayranlık uyandıran bir insan.
Çok güzel yemek yapar, bunun yanında çok da samimi yemek yapar. Anneanne usulleri kullanmayı sever, pratiktir.
Ben hamburgeri çok severim. Kırk yılın başı yemeye çalışır ama güzel olanını yerim. Arda yapıyorsa çok süper bir şeydir bu dedim, dayanamadım bir pazar günü hamburger ve yanında da sebze burger yaptım. Buyrun tarif bu.
Bunlar da benim aşamalarım ve nefis sonucum.

Bu köfte kadar pratik köfte görmedim.

Hamburgerin içine közlenmiş biberin çok yakıştığını Big Baker'da gördüm. Ayrıca ekmeğin yapılışını her yerde bulabilirsiniz. Ben yaş maya kullanmayı daha çok sevdiğimi fark ettim.

Sebze burger çok besleyici. Ama siz Arda'nın ölçülerinden şaşmayın derim.


Bu tombul hamburgeri yemek çok da kolay değil.


Bu yazıdan sonra kendimi Temel Reis'teki sürekli hamburger yiyen adama benzettim, yarın diyet başlıyor, iyi geceler :)

Pazartesi, Ağustos 19, 2013

Donut Sevgisi

Mutfağı severim. Öncelikle yapmayı, sonra yedirmeyi ve elbette yemeyi. Bu yaz da boş durmadım tabii, yemekler pişirildi, tatlılar yapıldı, misafirler ağırlandı... Uzun zamandır elime almadığım yemek defterimi buldum, sevindim. Yeni tarifler denemediğimi fark ettim.

Cafe Stockholm önünden sürekli geçip içerisini çok tatlı bulduğum bir yer. Tunalı gezmelerimden birinde içine girmek de kısmet oldu. Burcu burada donutu çok beğendiğini söyledi. Donuta biraz ön yargılıydım, baktım güzel görünüyor, tattım, cidden çok iyiydi. Çok hafif..

Kalın bir yemek kitabının içinde donutun tarifine rastlayıp ne kadar pratik bir tatlı olduğunu görünce tabii ki denemeden duramadım. Mutfakta yeni şeyler denemek insana ne tatlı bir heyecan veriyor.
Tarif aslında çok kolay.
20 gram yaş mayayı bir su bardağı ılık suda eritin. Üzerine 3 yemek kaşığı şeker ekleyip eritin. Bir kaba 3 su bardağı unu ekleyin. Una şekerli mayayı, yarım su bardağı sütü, yarım su bardağı ayçiçek yağını, iki yumurtayı bir tutam tuz ve bir tatlı kaşığı tarçını ekleyin ve yoğurun. Yoğururken sürekli un ekleyeceksiniz azar azar, hamur oldukça yumuşak bir hamur olacak. O kadar hoş bir hamur ki, oynamaya bayıldım ben.
Bir tepsiye yağlı kağıdı serin ve hamurdan bezeler koparın mayalanmaya bırakın. Yaklaşık yarım saat mayalandıktan sonra küçük bir bardakla hamurların ortasına delik açıp simit şekli verin.

 Önceden ısıtılmış 180 derece fırında 20 dakika pişirin. Donutlar pişip de ılık hale gelince 160 gram bitter çikolatayı benmari usulü eritip donutları tek tek çikolataya batırın. Sonra da üzerini istediğiniz gibi süsleyin. 

Ben bu hamuru çok sevdim. Öyle yumuşak öyle hoş ki.. Her şey yapılır bununla. İçine biraz rendelenmiş pişirilmiş şekerli elma konursa çok güzel elmalı pasta olur, haberiniz olsun :)
 Pişirdiklerinizi beğenenleriniz çok olsun :))


Pazar, Ağustos 18, 2013

Tatil Sarhoşu

Benim için bir gün fazladan Ankara'da kalmak en büyük hediye iken bana fazladan bir ay bağışlayan sevgili idarecilerime teşekkürü bir borç bilirim. Herkesin sandığı gibi öğretmenler 3 ay tatil yapmaz, ama ben bunu bu yıl üç aya bağladığım için çok şanslı hissediyorum. Okul açılınca iki kat daha özenli ve çalışkan olmaya karar verdim, tatilin hakkını vermek adına. Fizikçinin bu enerjiyi nereden bulduğunu bir süre daha düşünmeye devam edecek genç öğrencilerim. Okulların açılmasına bir ay kadar zaman olduğunu hesaba katarak okul moduna girmenin ve okuldan söz etmenin doğru olduğunu katiyetle düşünmüyor ve bu bahsi burada kapatıyorum.
Ben olumlu mesaj vermiştim en son hatırlarsanız. O mesajın yanıtlanması üç aşamada gerçekleştiğine göre birinci aşamanın olumlu sonuçlandığını sevinçle bildiriyorum. Hiç beklemiyorken güzel bir sürpriz olsa da henüz sevinmek için erken. Duaların kabul olması ne güzel, ne umut verici... Herkesin başına...

Tatil demek aylaklık yapmanın yanında çalışmaktır da. Temmuzun ortasına kadar çok güzel çalışıyordum oysa, bir aydır fena dağınık durumdayım. Danışmanım beni öldürse yeri. Ama olsun.

Tatil demek Ayvalık demek, Şirinkent demek. Rüzgar, esinti demek. Zeytinyağlı börülcenin yanında kabak çiçeği dolması ve patlıcan börek demek. Bir levreği iki kişi yiyebilmek ve sahilde yürümek ve yürümek demek...

Bu ayaklar ne iş demeyin! Modaya uydum. Kitabım da çok güzel tam tatile göre.

Bu güzel el ve takılar tarz sahibi bir insanın. Tarz sahibi insanları severim.

Bu da başka bir kitabım. Yaz Geldi- Füruzan


Kahvaltı canavarı/seveni/aşığı olduğumu söylemiş miydim? 



Yeliz'in Ankara'dan gitmesine hiç alışamayacağım. Yelizim söz konusu olunca tabii ki benim adım silinecek onun ayakkabısından, tabii ki ben yakalayacağım çiçeğini de...






Pazar, Mayıs 26, 2013

Not

Az önce Aykırı Sorular'da Enver Aysever, İclal Aydın gibi gelişine yazan(!) birine sırf küçükken Fakir Baykurt okumuş diye "toplumcu yazar mısın sen?" diye sordu. Aysever'in hangi zaman diliminde kaldığına gitti aklım. Zaman kavramının kalmadığı, hepimizin sürekli ama sürekli evrildiği evrenimizde (bakın dünyamızda bile demiyorum) bu neyin toplumculuğu?  Toplumun kabulleri, yaşayışı değişti. Bakın ben bunu son bir buçuk yılını Anadolu'da varoş bir mahallede öğretmenlik yapan biri olarak söylüyorum. Globalleşme her yere uğramış. Herkes ucundan kıyısından küreselleşip gelecekte biraz daha üst bir toplum tabakasına mensup olmanın hayalini kuruyor, toplum gibi işte, bizim gibi... Eski "toplum" anlayışının hayalleri, yaşayışı değişti, kanaatkarlığı azaldı. Jenerasyon yenilendi. Fakir Baykurt'un, Sait Faik'in, Oktay Akbal'ın öykülerindeki karakterler elbette gerçek yaşamdan alıntıydı, onlar okuduğunuz zaman gözlerinizi yaşartacak kadar duygulandıran temiz hayallerin karakterleriydi. Bizim evrilme sürecinde kurduğumuz hayaller pis değil elbette ama diken üstünde yaşıyoruz.Şüpheler, tedirginlikler zihnimizi kemirip dururken nasıl "çok temiz" hayaller kurabiliriz? Harcanırız be canım! Yutarlar bizi...
Demem o ki...
Zaten gelişine vuruyoruz topa devamlı, önümüze ne koyarlarsa tadına bakmadan yolumuza devam edemiyoruz. Seçiciliğimizi kaybettik. Ne toplumculuğu? Toplumu, toplum bozuk para gibi harcıyor.

Cuma, Mayıs 24, 2013

Ankara, Çiçek, Kuzey

Ankara'dan gelmek git gide zorlaşsa da alıştığımı düşünüyorum. Ankara'dan geldiğim hafta iş yoğunluğundan düşünecek vakit bulamıyorum, buna rağmen bünyemde hain bir virüs peydah oluyor. Elimi kolumu kaldıracak halim olmuyor, Ankara'ya gittiğim anda ise enerji patlaması yaşayıp gezmekten eve giremiyorum.
Yani kısaca, temelli ne zaman gideceğim ben Ankara'ya?
Evet.
Sonunda bu soruyu sordum.
Temelli'ye bile gitsem olur, o derece.
Neyse, bu konu çok hassas.

Evet, ben iyice moda blogu özentisi oldum. Ailesinden uzakta, başka şehirlere okumaya giden kavruk ve de yüreği savruk öğrencilerimi hep düşürüm oralarda ne yaparlar diye. Bu iki cümle arasında sağlam bir bağlantı var. Ama inan bu gönderiye konu yapamam onu. Minimal düzeyde yaşıyorum bugün.


Şu çiçekleri severkenki ruh halime yarın kavuşmak zorundayım. Milyon tane iş var, anlatabiliyor muyum?


Bizi bu sahnede Kuzey'in konuşması bitirdi gençler, herkes Cemre olamaz. O akşam twitter Kuzey'in evlenme teklifi ve işte öyle bir teklif için ölüp biten Türk kızları tarafından tweet istilasına uğradı. Bazı şeyler karakter meselesi diyelim sevgili kız arkadaşlar. Hissiyat dediğiniz şey aslında düşünce dünyanızın ruhunuza yansıması. Herkes düşündüğünü yaşar. 
Düşüncelerimiz, aklımızdan geçenler, kafa yorduklarımız aslında kıymet verdiklerimizdir. Kıymet verdiğimiz şey genelde yaşam biçimimiz oluyor. Yani Kuzey olmak hissiyat meselesinin yanında karakter meselesi, hayata karşı bir duruş, hepimizinki gibi işte. Hayırlı mesajlar, iyi akşamlar.

Pazartesi, Mayıs 13, 2013

Hayali Olmayan Kadınlar

Yazmak üzerine derin düşünüyor insan. Derinleştirmeden edemiyor. Büyü gibi, tılsım gibi... Okurken mi efsunlandım yazarken mi  diye düşünmeden edemiyor insan.
Bazı yazarlara ise sanatçı kimlikleriyle hayatlarını yaşadıkları için büyük  sempati duyuyorum. Bir sanatçı inceliğinin dışında hiçbir şey göremezsiniz gözlerinde, duruşlarındaki sükutta. Sanatçının en büyük derdi bence, sanat olmalı. Kimin için olduğunun hiçbir önemi yok, sanat sanattır. Yakınlık duyan sahip çıkar, halk da olur bu birey de olur. İşte bunlara kafa yormayan kişi sanatçıdır. Sanatın derinliğine, deliliğine, akıl almazlığına, akıl yetmezliğine akıl sır erdirmek için ömrünü geçiren kişi sanatçıdır. Duygulanımlarını açıkça dile getirecek kadar samimi olan kişi sanatçıdır. Çünkü sanatçının içinden yalan ve elinden politika gelmez.
Elimden geldiğinde takip ederim cuma akşamları ve haftasonları hangi programa konuk olacaklarını.  Onların da çoğu zaman samimiyetlerini en iyi hissettirdikleri yerler eserlerinden sonra televizyon ekranları. Elif Şafak kafamdaki kurguya oturtamadığım ama huzurlu haline bittiğim biri. Kafamdaki kurguya oturtamadığım için ısrarlar takip ediyorum ve her defasında o yalnız "Pinhan"ın yaratıcısı deyip noktayı koyuyorum. Çok klişe ama hayatın içinden bir cümle kurayım mı? Bu ülkede -sınırları daraltmış gibi olmak istemem ama şimdiye kadar başka bir yerde yaşamadım, bilmiyorum, emin değilim- kadın olmak zor. Başta toplumsal cinsiyet rolleri olmak üzere her şey kadını müthiş bir kalıba sokmanın yanında neredeyse süper kahraman kıvamına getiriyor. Elif Şafak'a çok sıradan bir soru yöneltildi. "Kitaplarınızı nasıl bir ortamda yazıyorsunuz? Evde mi yoksa diğer yazarlar gibi tası tarağı toplayıp zihninizi sakin tutacağınız bir yerlere kaçıyor musunuz?" Elif Şafak gözümde saygı kazanan cümleleri arka arkaya sıraladı, samimiyet böyle olmalı dedim. "Birden fazla hayali olan kadınlar için tası tarağı toplayıp evden kaçarak roman yazmak çok zor. Çünkü ben evliyim ve çocuklarım var. Ev dışında yazmam mümkün olmuyor."
Sorgulanması gereken en başta "birden fazla hayali olan kadınlar" tabiri. Demek ki bizim ülkemizdeki kadınların çok da fazla hayali yok. Bir, belki iki... Hayal gücümüzde sorun yok. Hayal kurdurtmuyorlar canım bize! Kurduğumuz hayallerin üzerine günler geçtikçe yaşlar ilerledikçe bir bir sigara söndürüyoruz. Ne kadar gelişmiş olursak olalım  ya kurduğumuz hayalleri kaybediyoruz ya da toplumun desteğini. Toplumun desteği de neymiş demeyin bu yazıyı büyük şehirlerde yaşayıp okuyan arkadaşlarım. Gerçi siz de bilirsiniz, toplum aynı toplum ama, etkisi hafifletilmiş. Anadolu'da kadın ayrıksılaşırsa, toplumun değerlerinden başka değerler benimserse ya yalnızlaşıyor ya da hayallerinin arkasından ağlayarak bakıyor.  Bu yüzden birden fazla hayali olan kadınlar için hayat iki kat zor. Hem aile kuracaksınız hem de sevdiğiniz işi yaparken kendinizi mutlu edecek maddi manevi yatırımlar yapabileceksiniz. Ve ayrıca siz bunları yaparken yanınızda elde ettiğiniz başarıdan hazımsızlık duymayacak, sizinle gurur duyabilecek, kompleks yapmayacak, destek olabilecek bir hayat arkadaşı olacak. Çünkü çok yerinde bir tespit geliyor şimdi: "Kompleksli hayat arkadaşına aşık kadınlar başarılarından rahatsız olan kocaları için hayallerini hiç ediyor."Yoksa adam hırçınlaşıyor, sert bir tutum sergileyebiliyor. Bu davranış modelini üniversite mezunu, kariyer sahibi kadınlar da sergiliyor ekonomik özgürlüğü olmayan sosyokültürel anlamda ortalamanın altındaki kadınlar da. Çünkü kadın kadındır ve her şeyden önce karşılıksız bir sevgi bekler. Korunup kollanmak ister.
Şimdi anladık mı neden bize hayal kurdurtmadıklarını?
İsterseniz Elif Şafak olun, hayatın zor yanlarını göğüslemek zorunda kalırsınız böyle. Zorluklar bizi korkutmaz elbette, ama keşke herkes Elif Şafak gibi şanslı olabilse. Yeter ki kalbimiz kırılmasın, gururumuz incinmesin. O zaman zorluklar şeker şerbet olur.
Diğer yandan birkaç gün önce yine sanatçılığına çok saygı duyduğum kişi Zülfü Livaneli'ye aynı soru yöneltildi. "Otellerde yazarım kitaplarımı, birini dünyanın bu köşesindeki bir sahil kasabasında yazdım, ötekini dünyanın şu ucunda yazdım." diye çok da manidar bir cevap verdi.

Eşitlik diye bir şey yok. Bunu aklından çıkar. Bunu da beceremeyiz zaten. Ama karşılıksız sevgi, insanca bir muamele istiyor artık Anadolu'daki hayali olmayan kadınlar. Ya da hayallerini evlilikleri üzerine kurmuş kadınlar diyelim. Önce çocuklarını okutmak için çırpınırlar sonra onları evlendirmek için. Yıllarca  kendini ezdiğini düşündüğü kocasına karşı çocuklarını kullanır ve adam dış kapının mandalı rolünde en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarlarını toplamaya başlamıştır.

Cuma, Nisan 26, 2013

Bahar Kokusu

Bahar bana müthiş bir enerji verdi, güzellikler, fırsatlar verdi. Daha fazlasını istiyorum.


Ben bir kahvaltı canavarıyım. Üç öğün kahvaltı yapabilirim.


Okumak keyif verdi. Pastel renkli hayaller kurdum.

,

Bu seferki Ankara ziyaretimde çok keyifli bir şeyler yaptık, birilerini mutlu ettik, mutlu olduk. Unutamayacağımız anlar yaşadık. Yüzüne baktığınızda ruhunu ve yüreğini görebildiğiniz dostlarınız olsun hep yanınızda.

Çarşamba, Nisan 17, 2013

Bana Bunlarla Gel

1) İkiyüzlülük yapacağına hiç konuşma. Hem merak ediyormuş hem de umursamıyormuş görüntüsünün altında sahtekarlık yatar.
2) Bir sorunun varsa "Ben senin şu davranışından rahatsız oldum, bana uymadı, keşke öyle yapmasaydın" de.
3) İşin düşünce arama.
4) Karşılık beklemeden iyilik yapabil. Ama bunu sakın kimseye anlatma. Ne kadar eli açık olduğunu değil ne kadar görgüsüz olduğunu anlarlar.
5) Kendini iyi ifade edebilecek kadar kendini tanı ve kurduğun cümlelerin arkasında ol.
6) Bazen nasıl biri olduğumuzu, değerlerimizin ne olduğunu, kim olduğumuzu anlatmak zorunda kalabiliriz. Bundan kaçınma.
7) Tutamayacağın sözler verme, özellikle hayati konularda, özellikle seni çok da iyi tanımayan birilerine.
8) Nerede okumuş/yaşamış/doğmuş/büyümüş olursan ol kendini hep ileriye taşımaya çalış, çok kitap oku.
9) Merhamet ve vicdan sözlerinden değil davranışlarından anlaşılsın.
10) Bu dünyaya nasıl ve kimin çocuğu olarak geleceğimizi biz belirleyemediğimizden, her kim olursan ol çevrendekilere sırf bu nedenle saygı duy, ezme, kendini üstün görüp onlara hor davranma.

Cuma, Nisan 05, 2013

Mutlulukla Bir İlgisi Olmalı

Kurt Seyt& Murka'nın hala etkisindeyim. Hayatı, yanlış kararlarının birbiri ardına sıralanmasıyla kabusa dönen bir adam Seyit. Ben hayatım boyunca hatanın neresinden dönülürse kardır mantığıyla yaşayan bir insan oldum. Gereksiz inatlaşmalar, gururlar bilmem neler vicdanımı rahatsız edeceğinden hiç öyle işlere girmedim. Hatamı fark ettiğimde gidip paşa paşa özrümü diledim, affettirmeye çalıştım kendimi. Ya öyle olmasaydım? Bir insanın hayatı gurur ve inat yüzünden nasıl kararır ki diye merak ediyorsanız Nermin Bezmen'in dedesi Seyif Eminof'un yaşam öyküsünü mutlaka okumalısınız.


Şimdilerde vakit buldukça Zülfü Livaneli'nin çok methedilen kitabı "Serenad"ı okuyorum.



"Yemek yemek üzerine ne düşünürsünüz bilmem 
Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı" (C.S.)


Perşembe, Mart 21, 2013

Ümit Mucizeymiş

Çok güzel bir öğrencilik yaşadım ben. Lisede de üniversitede de. Lisede güzel bir arkadaş ortamım olmasa da öğretmenlerim hep iyi oldu. Arkadaşlarım ergenlik sorunsalını dibine kadar yaşasalar da oturup konuştuğunda dolu dolu konuşurlardı. Herkes kişiliğini bulma çabasındaydı. Ben yaşıtlarıma göre biraz olgundum. Ama ergenlik denen o süreç benim de başımdaydı. Ailem destekti. Anlaşamadığımız zamanlarda konuşurduk bol bol. Arkadaşlarımın çoğunun ailesi de böyleydi. Aşılması güç ailevi problemleri olan azdı, bizimkilerin sorunları genelde hafta sonu ne yapsak ya da hangi yayının sorularını çözsek, en yüksek kim aldı sınavdan, ben niye düşük net yaptım gibi hayati önem taşımayan şeylerdi biz her ne kadar hayati olduğunu düşünsek de. Okuldan eve gidince tek sorunumuz canımızın hiç ders çalışmak istememesi olurdu genelde ya da duygusal sıkıntılarımız olurdu. Sonra lise bitti hayallerimize kavuştuk. Hepimiz üniversiteye girdik, güzel üniversiteler, güzel bölümlerdi.
Üniversite hayatım ise genel anlamda rüya gibiydi. Birçok şey hep istediğim gibi oldu. Arkadaşlarımızla gezdik, tozduk, eğlendik, güldük. Hep saygı gördük, hakkımızı savunabilen taraf olduk. Ailelerimiz hep destekti. Çatışmalar da yaşadık, iletişim problemleri de... Ama konuştuk, zamana bıraktık ve aştık...

Üniversite bitip  de iş bulma kaygısına düşünce ve her şeyin yine istediğimiz gibi olması konusunda ısrarcı olunca hayatımızın rengi çok da değişmedi. Eksilenler oldu aramızdan, ama biz yine de hep çok mutlu olduk. Kimimiz istediği işlere girdi, kimileri istemediği işlere girmek zorunda kaldı, kimileri ise hala bekliyor. Bu süreçte de çok şükür ki herkes, sağlıklı, mutlu ve ailesinden destek görüyor. Ben Ankara'da deyim yerindeyse prenses gibi yaşarken geldim Antep'e. Gelmek zorunda değildim. Ama istediklerimin olması için bu adımı atmam gerekiyordu. Merkezde olduğum için yine rahat rahat devam edebiliyorum hayatıma. Çalıştığım okul ise varoş bir semtte. Ben hayatımda böyle bir yer görmemiştim. Gözümün nasıl alışacağını düşünüyordum ki gün geldi dar sokaklara da, bozuk yollara da çatısız ve badanasız evlere de "gözüm" alışabildi. Tertemiz bakan gözler vardı çünkü okulda. Umut isteyen bakışlar vardı. Onlar saygı duysun, yaşımdan ve tecrübesizliğimden yararlanmasınlar diye ciddi giyimimi ve ciddi duruşumu elden bırakmadım. Buna rağmen de dost gibi gördüm onları. Dost göründüm. Bu çocukların sorunları vardı ama. Bu çocuklar okuldan çıktıktan sonra işe gitmek zorundaydılar. İnanmazsın ama bazıları evlerini geçindirmek mecburiyetinde kalmışlardı. Zehir gibi cin gibi çocuklar uykusuzluktan başlarını kaldıramıyordu. Ders dinlemeleri için gösterdiğiniz çaba çoğu zaman sonuçsuz kalıyordu. Ve ergenlik vardı başlarında. Ergenlik "ben bunları nasıl kıskacıma alsam" diye çok düşünmüş olacak ki hepsine "aşk" konusunda dayanılmaz acılar yaşatmıştı.  Ben gözlerime, kulaklarıma inanamadım kimi zaman. Nasıl bir acı çekmeydi o! O yaştakilere hiç de yakıştıramıyordum bunca aşkı bunca acıyı ama unutmuştum galiba büyümüş de küçülmüşlerdi onlar. Bakma yaşlarına hepsi birer küçük anne, küçük babaydı evlerinde. Muhammed de onlardan biriydi. Sınıf öğretmeni olduğum sınıfın başkanıydı. Sessizdi ama derin bir şeyler vardı. Bir tuhaflık. Çözemedim ama soramadım da pat diye. Bir gün ders dinleyen, not tutan, bütün soruları çözen çocuk, ertesi gün sıraya kafasını koyduğu an uykuya dalıyordu. Sonra bakışlarımdan anlamış olacak ki kaynakçıda çalıştığını, bazı günler çok yorulduğunu söyledi. Sınavlarda da uyudu Muhammed. Oysa biraz çalışmış olsaydı emindim yüksek puanlar alacağına. Elimizden bir şey gelmiyordu. Muhammed sınıftaki en düşük notları alarak liseyi bitirdi. Aylar geçti. Bir gün Muhammed'le konuştuk. Üniversiteyi kazanmış, elektrik elektronik mühendisi olacakmış. Ailesinden uzakta olunca da yaşıyormuş gençliğini.Çalışmak zorunda kalmıyormuş. Başarılıymış, bölüm ikincisi olmuş. Öğrenci evlerinde her gün makarna yiyorlarmış, ayın sonu çok zor geliyormuş ama çok mutlularmış. "Ümidimi komple öğrenciliğe bağladım hocam. Bir daha gireceğim sınava belki daha iyi bir bölüm daha iyi bir üniversite olur diye.." O an tek duam üniversiteyi kazanıp evlerinden uzağa gitmek isteyen ve tek hayalleri okuldan sonra çalışmamak olan tüm öğrencilerimin Muhammed gibi olabilmesiydi. İnsanca yaşamayı çok ama çok hak ediyorlardı. 

Geçenlerde Urfa'daki bir arkadaşımla "Ne işimiz var bizim buralarda?" dedik. Bir an önce gitsek dedik.. Gitmeden halletmemiz gereken birtakım işlerimiz varmış. Bazılarına ümit verebilmek gibi... Ümit sihir gibi bir şeymiş çünkü...

Salı, Mart 19, 2013

Burgazada'ya gidelim mi?


İnsanda bazen çantamı alıp gideyim tek başıma hissi oluşur. Bende şu aralar fazlasıyla mevcut. Çok uzun zamandan sonra ilk kez hayallerimi sorgulamaya başladım. Bunda bazı günleri çok yoğun geçirip yaşadığımdan hiçbir şey anlamamanın etkisi var. Bunda bugün evimin tam karşısındaki üniversitede  bir işimin olmasından dolayı biraz gözlem yapmamın çok etkisi var. İstediğim çok başka bir şeyler var. İçimden yine dolup taşan çok şey var. Kısaca bir gün Burgazada'ya gidelim mi?

Adanın Kadınları - Tanıtım - Video Dailymotion

Pazar, Mart 17, 2013

Umut Işığım


Stresten kendimi arındırmanın yolunu bulmam lazım dedim. Telaşım başıma türlü işler açıyordu. Aksilikler dizilmiş domino taşlarıydı adeta. Bu şekilde yaşayamazdım herhalde. Başımdaki saçma sapan işlerin bir gün son bulacağını umut ediyorum. Evet, bu kısacık yazının anahtar kelimesi umut. Pazar günlerini sevip sevmediğim konusunda kararsızlık yaşıyordum tam da. Söz veriyordum kendime ilerde böyle pazar günü istemiyorum diye. Severek başlamak lazım haftaya.
Ve umutla beklenen film "Umut Işığım" pazar günlerini seven bi adamın kendisini anlatmasıyla başladı. Herkesin başına gelecek kadar normal ama içinden çıkılmaz saplantıların ve takıntıların esir aldığı adamın bir üstesinden geliş hikayesi. Gerçekten umut verici.

Hakkında söylenenlerin hakkını veriyor. İçimize umudu düşürerek bitiyor. Bu şarkı benim.

Perşembe, Mart 14, 2013

Hayatta Başarılar!

-Kelebeğin Rüyası'na iyi ki gitmemişim. Gitseydim çok ağlardım galiba, ağlamak şu aralar en son istediğim şey. Gitmek istiyorsanız mükellefiyet kanununu bilmeden, Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun şiirlerini okumadan gidin. Bir şey bilmeden gidin Kıvanç'ı izleyin ve dönün.
-Ama yarın Büyücü Oz'a giderim inşallah.
-Sizin de susturucu takmak istediğiniz insanlar var mı?
-Şunu bir kez daha anladım, güler yüzlü olmaya, öyle hal-hatır sormaya falan gerek yok. Bazıları anlamaz çünkü. Seni saf zannederler, ezebileceklerini düşünüp hayatın hakkında her yorumu yapma hakkını kendilerinde bulabilirler, laf bile sokarlar sivri dilleriyle. Ama soğuk ve net bir duruşun varsa güçlü ve "cool" olursun. Bazıları böylesinden anlar çünkü. Denedim, çok da memnun kaldım. Malesef kendi kişiliğini sergilemektense "adamına göre muamele" kalkanına sahip olmak çok daha iyi.
-Bu akşamlık bu kadar hayat dersi yeter, iyi akşamlar, hayatta başarılar.

Salı, Mart 05, 2013

Benim Bütün Rüyalarım Seninle

"Sen depresyona girmiyor musun? Tam depresyona girmelik bu durum.
-Yoo. Çok heyecanlanıyorum onlar adına.
- Uff ne bileyim."

Evet  beklenenin aksine acayip soğukkanlı ve çok şükür ki huzurluyum. Bu durum  bende kendiliğinden oluşur. Çok titizlenip kasıyorsam çoğunlukla başarısız oluyorum, kapılarımı kapatmadan çabalıyor ama çok da takmadan hayatımı yaşıyorsam genelde olumlu oluyor bir şeyler ve ben bunları hesaplamadan gerçekleşiyor.

Ne olur ne biter bilinmez ama ne olacaksa içimize sinsin temiz temiz. Tek isteğim bu. İyi akşamlar.
Ama bir sorum var, insan hep alıştığını ister değil mi?

Bu şarkıyla arkadaşımın nişanının dans müziği olmasaydı muhtemelen daha uzak bir tarihte karşılaşacaktım, ve bundan daha güzel bir dans müziği olur muymuş diye düşünmeyecektim.

Cumartesi, Şubat 23, 2013

Güzel Cumartesi

-Uzuuunn bir aradan sonra tekrar sağlıklı yaşam moduna geçmek çok güzel. Günler uzadı, bahar geliyor, yürüyüş de yapabiliyoruz, daha mutlu olamam!
-Yine çok uzun zamandır izlenemeyen İşler Güçler'in tekrarına rastgelmek çok tatlı bi sürpriz;)
-Bir yılımı doldurdum, artık asil öğretmenim. Birtakım sözde baskılar üstümden kalktı, yine de okulun en küçüğü olmak çok güzel.
-Bu okuldan ayrılacağım gün zor bir gün olacak. O gün ne zaman gelecek hiç bilmiyorum, ama yine de düşünmeden edemiyorum, gideceğim tüm okullarda böyle öğrenciler, öğretmenler ve idarecilerle karşılaşmak en büyük dualarımdan biri. Onlarla karşılaşmış olmak da büyük şans deyip kendime daha fazla nazar değdirmeden bu cümleyi noktalıyorum.
-Hayat tesadüfler, sebepler üzerine kurulu. Bir şey sebep oluyor bir sonuca, yani biz öyle düşünüyoruz. Peki ya o sebebi oluşturan?
-Yine de mutlu ve memnun olmak biraz da bizim elimizde değil mi?
- Akşam "Kelebeğin Rüyası"nı izleyecek olmamın en büyük sebebi Kıvanç. Kıvanç olmasa sinemada izlemeyi tercih bile etmezdim.  Umarım ağlamalı üzülmeli bir film olmaz da haleti ruhiyemi sekteye uğratmam. Filmle ilgili düşüncelerim bir sonraki yazımda olabilir.
-Ya şu facebook saçmalığı ne zaman bitecek? İnsanlar sosyal medya üzerinden sahip olduklarıyla hava atmaktan ne zaman vazgeçecek? Öğrenemedik başka insanlar için yaşamamayı.
-Cumartesiniz güzel geçsin efendim, pazar geliyor çünkü. Sonra pazartesi, sonra da mutlu perşembe :)

Pazartesi, Şubat 18, 2013

Kelimeler

- "Şiiri Seviyorsun Diye Şairini Sevmek Zorunda Değilsin." Bunu tam da onun için, Yılmaz Erdoğan için, düşünmüştüm, yeni değil. Hep bunu düşünürdüm. Sonra sinemada "Kelebeğin Rüyası"nın fragmanını izleyip buna benzer bir repliği duyunca şaşırmadım değil. Demek ki kişi kendinden biliyormuş işi. Bunun kanıtını da paylaşmak isterim efendim, buyrun:
"Hiç bir yerinde yok asaletin ibresi
Sessinde kımaşmasında tensel bir büyünün atlasan ilibas ve kuytu bakışlı mavi gözleri
Sanki hepimize bütün şiirleri hâlâ fısıldayan bir eski büyük şairmiş gibi
aşk bir erken didişme bir sorgu sualmiş de mezbele ve yaralıymış eski yaraların yeniden kanamasından...
Hiç bir yerde yok asaletin ibresi
Bir adamın yüzünde yada yalana çok benzeyen bir doğru sözünde belki
Saçlarının çevreminde ıslak bir beyaz kadının yüksek rakımlı göllerin buzul saflığında ve kokusunda çiçeklerinin kanır eşin
Elbet şiir olacak şairin tesellisi ve en kötüsü bile işe yarayacak aşklaşmaların
Yazana değilse bile okuyana faydalı
Bak aynı başına gelmiş adamın benim başıma gelen o da üzülmüş aynı benim gibi benimki daha acıklı değil onunkinden fiyakalı değil onun acısı benimkinden
Sade güzel olan kelimeler....sade kelimeler....kelimeler
Sen aşka aşıksın müsaitsin gördüğünü abartmaya
Biz olsa olsa bir müddet aşklaştık aşkım aşık olmadık
Bir elim sana uzanır öteki berikinin zaten elinde
Bırak yoluma gideyim bildiğimce
Yabancısı olduğum bir sey değil yabancılar
Baktım yerlisi yabancısı aşağı yukarı hepsi benzer... erkekler.....
Eğer bir söz bir ses bekliyorsan bu adamdan
İçinde hiç göndermek isteği bulunmayan bir 'git'... lazımsa eğer..
İşte orda duruyor... ağzının bir yerinde... 

Almak ister misin dilini sokup aklımı?
Sana ait olan her şeyi bir nefeste...
Bir göz yumma anında...
Bir soğuk telefon konuşmasında
Geri alabilir misin?
Seni benden geri alabilir misin?
Kovabilir misin beni senden?
Sevgilim yoksa sen sevgilim olmayabilir misin?"

Müthiş bir samimiyet yok mu?
Onun sesinden dinlemeyi tercih edin. İnsanı en iyi kendisi okur, anlatır...
Elbet şiir olacak, şairin tesellisi...

Ve ben artık adım gibi eminim :"Benimki daha acıklı değil onunkinden, fiyakalı değil onun acısı benimkinden..."

Nereden aklıma geldi, akşam akşam, bilmiyorum. Ama şiir dinlediğim zamanlar, benim için her zamanki gibi bir ruh hali içinde olduğum zamanlar değil... 

Dedim ya, bu kez çok zor oldu Antep'e gelmek. Gittikçe zorlaşıyor sanki her şey... Uzakta olmak, gittikçe zor gelen bir şeymiş, bunu bilmiyordum. Ama ummadığımız anlarda ummadığımız acayip şeyler oluyor. Ne olacağı belli olmaz ama, sanki bir umut doğdu iç cebimde... Bahar diyorum, aydınlatacak yolumuzu, öyle geliyor. 
Okula ayak bastığım, derse girdiğim an sanki şiir dinliyormuşum gibi, başka bir boyuta geçiyorum. Ne Ankara kalıyor aklımda, ne başka bir şey.. Okulun ikinci haftasında sınav yapan, tatil ödevi veren bir "fizik" öğretmeni ne kadar sevimli olabilir diye düşündüm bugün, ilk derste 11. sınıfları sınav yaparken. Sevimli olmak derdimiz değil elbette, ama biz de öğrenci olduk. İşin güzel yanı sınavda tek bir "of" bile demeyen, sınav çıkışı bana yine o gülen gözleriyle bakan öğrencilerimdi... İnan bunun için bile değer diyorum bazen... Bazen..


Dün akşam Yelizle konuşurken, taşlarını yerine oturttuk tek tek. Denklemimizi kurduk. Kararımızı verdik. Gerek yok dedik, fazladan düşünmeye. Zaten su yolunu bulmuyor mu? 

Tatil Dediğin...

Ben uyuyacağım, dinleneceğim sanmıştım. Geniş geniş muhabbet ederim arkadaşlarımla, sonra eve gelir çay keyfi yapar, yatmadan da iki satır kitabımı okurum demiştim. Nereden bilecektim?
Gerçi sağlığımız sıhhatimiz yerinde olsun da çalışmaktan zarar gelmez. Ha biraz üç buçuk attım, o ayrı. Perşembe günüydü, o aşağıda gördüğünüz fotoğraf. Planım alt üst oldu, arkadaşımı beklettim, üstelik bir de yapmam gerekenlerin üstüne bir sürü şey eklendi. Umutsuzca Kızılay'a gidip bir kitap aradım, buldum. Gittim tek başıma kahve içtim. Duyarlılık da had safhada, hep kulağıma bir şeyler geliyor... Hep düşündüm o gece, nasıl olacak, ne yapsam, nasıl olsun... 

Sabahın köründe uyandım, üstümü giyindim, kahvaltımı yaptım. Oraya buraya mail, mesaj yağdırdım. Olumlu sonuçlar aldım, derin bir oh çektim. Sonra kaptığım gibi bilgisayarı İmge'ye koştum, biri bana yardım etti. Resmen mucizeydi. Kara bulutlarım dağıldı. İki arkadaş buluşması sığdırdım o son cumaya... Bu kez çok zor geldi Ankara'dan gitmek.



Ne kadar koşturursam koşturayım bir kahve içimlik zaman mutlaka bıraktım, dostlarıma. İnstagram yüzünden moda blogu özentisi oldum desem yalan olmaz.


Ve tabii ki mutfağa girdim. Mutfakta dinlendim. Yemekten çok, yedirmekten zevk aldım. 

Değişik renkte ojeler sürüp hayatıma renk katmaya çalıştım. Yalan yok. 

Cumartesi, Ocak 12, 2013

FotoBlog2

Dönem sonuna yaklaşırken Ankara'da yapılan uzunca bir tatil beni çarptı.

Tabii 2013'e girdik. Değişik bir başlangıç oldu. Devamı nasıl gelir bilemiyorum. Şunu fark ettim ama, bazı kararları hızlı alıyorum, bazen öyle gerekir.


Benim bu Fırat gibi bi oğlum olursa muhtemelen beraber şımarırız. Yatmadan önce Fırat okundu, gülünerek uyundu.


Evde bu kitabı bulmak çok mutluluk vericiydi. Bitmesin diye yavaş okunuyor. Durup durup okunuyor.


Bazı insanlarla sohbetime hep tatlı eşlik eder. Sizinle tatlı yemeyi seven dostlarınız olsun.

En önemlisi de cheesecake seven biridir. Herkes sevmez çünkü, sevmeyen biriyle yemek zevkli olmuyor nedense. Bu çok değişik bi cheesecake, Dobleron Cheesecake/Mocaco. Ben sevdim.

Mabel Matiz'in albümünü merakla bekledim. Beklediğime değdi mi, galiba evet. Çok değişik bir şeyler var adamda, Yıldız Tilbe hayranı örneğin. Ben hayranı olmasam da bazı şarkılarından (eskilerden genelde) etkilenirim. Bence albümün en iyi parçaları Yıldız'ın şarkısı Aşk Yok Olmak başta olmak üzere Alaimisema ve Kerem Gibi. Eski albümün ise bütün parçaları en iyiydi, söylemeden geçemem.